Genel Düşünceler

Bu savaş Türk tarihinin en acı anlarından biridir; bu yalnız yenilme, hemen bütün Rumeli’nin elden çıkması ve milyonlarca Türk’ün bin bir eziyet ve eşsiz bir yıkıma uğraması dolayısıyla böyle değildir, bunlar kadar ve bunların da üstünde olarak Türk şanını ve Türk onurunu alçalttığı, herkeste ve birçok Türk’te atalardan kalma bütün manevi büyüklüklerin ve yüksek ıraların da (karakterlerin de) elden çıktığı sanını doğurduğu için böyledir; ve Türklük ancak Çanakkale’de o eşsiz kahramanlıkları gösterdikten sonra yeniden kendi kendisinin ve biraz da acunun (dünyanın) gözüne girebilecek ve İstiklal Savaşı ile bugünkü Türklerin yine o eski Türkler olduğuna herkesi inandırabilecektir.

 

O anda topumuzu utandıran o yenilişler, onların nasıl bir durum içinde olageldikleri ve bunca yenilişten sonra Türk’ün bir an bile yılmadığı ve iç kavgaları süredursun, onların içinde bunalırken dahi, kaybettiklerinin bir kısmını olsun kurtarmayı ve düşmanlarından öç almayı da yenilmeye başladığı anlarda tasarlamış ve bu yolda çalışmaya koyulmuş olduğu göz önüne getirilir ve 1939’da başlayan İkinci Acun Savaşı’nda, durumları Balkan Savaşı’ndaki Türk durumuna göre daha çok uygun olan, bazı ulusların gösterdikleri tinsel ve özdeksel çöküntü Türk’ün 1912 ve 1913 yıllarında gösterdiği çetinlikle karşılaştırılırsa Türk’ün büyüklüğü daha da belirir.

 

Burada Balkan Savaşı’nın askeri olaylarıyla uğraşmayacağız ve bunları ancak siyasal olayları çerçeveledikleri ölçüde yazacağız.

 

Osmanlı devletinin siyasal ve askeri, her bakımdan ne kadar kötü bir durumda yakalanıp savaşa zorlanmış olduğunu yukarda ayrıntılarıyla gördük. Yıllardan beri Türk askeri iç ve dış savaşlarla yıpratılmış, imparatorluğun Türk olmayan hemen bütün ulusları devlete karşı bir durum almış veya açıktan açığa ayaklanmış, Türkler de birbirine yabancılardan daha düşman partilere ayrılmış, ordu siyasal bir âlet olup subaylar ve dolayısıyla erler arasında yasav (hukuk) ve güven kalmamış… dış siyasa bakımından Osmanlı devleti tek başına, dostsuz ve bağlaşıksız kalmış, bütün Rus ve Fransız ve dolayısıyla da az sonra İngiliz gücü Balkanlıları desteklemeye koyulmuş… Rus desteğine ve onun saldığı korkuya güvenerek Balkanlılar, var güçlerini Osmanlı sınırlarına yığmış ve Avusturya ve Romanya sınırlarını büsbütün boşaltmış, halbuki Türk ordusu bin bir bucak, sınır ve kıyıya yayılmış ve Kafkasya’ya yığıladuran Rus birlikleri yüzünden orada da birçok önlemler düşünmek zorunda bırakılmış…

 

Bunlar hep yukarılarda gördüğümüz olaylardır. Aşağıda, eserleri herkesçe alınıp okunabilen askeri yazarlarımıza göre durumu kısaca gözden geçireceğiz. Ordunun yetişmesinin ne durumda olduğunu Yarbay Nihat’ın şu yazısı gösterir (1):

 

”Binaenaleyh akabı (son) inkılapta Osmanlı ordusunun muharebe noktai nazarından talim ve terbiyesi ordudaki anasırı muhtelifenin fıtri ve ananevi kabiliyeti harbiyesinden pek farklı değildi. Yani itaat, sabır ve tahammül, cesaret gibi fıtri (doğuştan gelen) ve mamafih az çok her ordu ve millette bulunan evsaf ile muttasıf kıymetli fertler pek çoktu; fakat tam manasıyla bir vazifei harbiye ifasına muktedir kıta hemen hemen yoktu. Ordu seferberlikte adeta nefiriam (halkı askere alma) manzarasını göstermeye mecbur idi. Harbi, ancak vakit ve fırsat bulursa harp esnasında öğrenecekti.

 

”Akabı inkılapta talim ve terbiyeye büyük bir kıymet atfedilmeye başlandı. Bütün mekâtibi askeriye (askeri okullar) yeni baştan tensik (düzene koyma), muhtelif endaht (atış) mektepleri, talimgâhlar, binicilik ve kıtaat mektepleri tesis edildi; celbedilen Alman zabitanı kumandasında numune kıtaatı teşkil edildi. Bilhassa Erkânı Harbiye Mektebi yeni baştan vücuda getirilerek heyeti tedrisiye en ziyade Almanlardan teşkil edildi. Daha ilk zamandan itibaren endahta, gittikçe büyük mikyasta tatbikata ve manevralara başlandı.

 

”Fakat matlup (istenilen) gaye Balkan muharebesine kadar bir türlü elde edilememişti. Bir kere zaman azdı; saniyen mevcut zamanın mühim bir kısmı müselsel vekayi (ardı ardına gelen olaylar) ve muhaberatı dahiliye ile dolmuştu. O suretle 1324-28 (1), bu dört senelik zaman zarfında nizamiye ve redif cüzütamlarının (tabur ve batarya) kısmı küllisi laakal (bütünü en azından) 2-4 sefere iştirak etmek ve böylece bu müddetin nısfını (yarısını) ayak üstünde ve iş başında geçirmek mecburiyetinde kalmıştı. Bundan maada (başka) yapılan işlerin esası metin değildi; kabiliyet ve istidadı milli iyice tetkik edilememiş, birçok hususat sadece Alman mukallitliği (taklitliği) halinde vücuda getirilmişti.

 

”Muhtelif talimgâhlardan geçen zabitan, veya Almanya’ya tahsile giderek avdet edenler (dönenler) bütün ordu içine tevzi edilince (dağıtılınca) derhal ekaliyette (azınlıkta) kalıyor ve öğrendiklerini tatbik imkânından mahrum kalarak teslim aldıkları teamül ve tarza ittiba (uyma) mecburiyetinde kalıyorlardı.

 

”Eğer bu suretle elden geçmiş zabitan toplu olarak sıra ile muayyen kıtalara verilse memuldü (ümit edilir) ki semere daha yüksek olurdu.

 

”Saf zabitanı için bu suretle az çok himmet (emek) sarf edilmişken erkânı harbiye zabitanı hemen de el değmemiş bir halde kalmış idi.

 

”İnkılabı vücuda getiren zabitanın ekseriyetini teşki eden erkânı harbler kendilerini âlimi kül (tam bilgili) addediyor ve tevsi (geniş) ve ikmali malumat emrinde kendi hesaplarına bir şey yapmıyorlardı. Erkânı Harbiye Mektebi ancak istikbalde semeredar olabilirdi.”

 

Subay ve komuta bakımından durumu göstermesi dolayısıyla Yarbay Nihat’ın şu iki yazısını aşağıya koyuyoruz (1).

 

”Heyeti zabitan arasında ”teşebbüsü zati” mefkut (yok) idi. İzinsiz, emirsiz en ufak bir iş yapılamazdı. Yapılmak âdet olmamıştı. Mafevk (üst) ise aledderecat kendi mafevkine (üstüne) karşı aynı vaziyette olduğundan sureti umumiyede işe mütaallik yukardan aşağı evamir (emirler) ve talimat gelmesi de pek nadir bir şeydi. Bineanaleyh vezaif, herkesin basmakalıp gördüğü ve teslim aldığını bilatadil (değişmez) ve tekmil tatbika devam etmesinden ibaretti.

 

”Heyeti zabitan bu noktayı nazardan her tarafı pas içinde çürümeye başlamış gayrifaal (çalışmayan) bir makineden başka bir şey değildi.”

 

”Kumanda heyeti âliyesi de ‘Kitapsız’ idi. Orduda sarih (açık) ve maksada muvafık (uygun) bir sevku idare mesleği yoktu. Herhangi bir vaziyeti harbiyeyi aynı surette ihata edecek (anlayacak) ve aynı vaziyette sureti umumiyede aynı kararı verebilecek, icabında kendiliğinden bir karar ittihaz edebilecek (alabilecek) zabit ve kumandan ender idi. Nitekim bu husus Balkan muharebesinde kendisini kemali ehemmiyetle hissettirdi ve tekmil kumanda heyeti en kıymetli vakitlerini izah, istizah (bilgi), izin ve istizan (yetki isteme) ile ve bir de yekdiğerini tenkid ve tahtie (yanlış çıkarma) ile geçirdi.”

 

En yüksek komutanların veya kurmayların kafalarının nasıl işlediğini göstermesi ve herhangi bir asker olmayanın kolay anlayabileceği bir örnek olması dolayısıyla Yarbay Nihat’ın Harb ceridelerinden (raporlarından) aldığı bir kararı aşağıya koyuyoruz. 22/23 İlkteşrin (Ekim) 1912 akşamı Şark (Doğu) Ordusu Komutanlığı’nın emri üzerine Kırkkilise (Kırklareli) ve Edirne arasındaki bütün kolorduların düşmana saldırmaları gerektiği ve iki yanındaki kolordunun bunu var güçleriyle yaptıkları bir sırada İkinci Kolordu Komutanlığı, Yarbay Nihat’ın yazdığına göre (1):

 

”Bunun üzerine Kolordu vaziyeti şöyle düşündü:

 

”3’üncü ve 1’nci Kolordular muharebeye girmişse de akşamın hulûlüne mebni (gelişine ayarlanmış) bu muharebenin kesbi şiddet edemeyeceği aşikârdır (!), civarda tutuşulacak bir düşman yok (!) kıtaat pek yorgun ve perişan. Bineanaleyh ikamete geçmek lazım. Etraflı malumatı sahiha (açıkça) aldıktan sonra (!) yarın harekâtı umumiyeye geçeriz.”

 

Ordunun geri hizmetleri hakkında Yarbay Nihat şunları demektedir  (1).

 

”En vahim noksanlardan biri de menzil ve geri teşkilatı idi. Almanların evvelce büyük bir kitap halinde tertip ve tedvin eyledikleri (derledikleri) ve bunun metnindeki hususatın peyderpey teamül ve muarefe (bilinen) haline gelmesi hasebiyle tedricen küçülterek 30-40 sahifeli bir kitap haline getirdikleri ”Menzil hizmeti nizamnamesi”nin aynen tercüme edilmiş olmasıyla menzil işlerinin vücuda geleceği zannedilmişti. Elde bundan başka bu işlere ait bir şey yoktu. Bunu da bilen ve okuyan nadirattan idi (enderdi). Bu bapta başlıca ihzaratı hazariye (hazırlıklar) olarak seferberlikte ötede beride menzil nokta kumandanı olacaklara vazifeleri tebliğ edilmiş idi ki, bu zevatın ekserisi seferberlik günü ellerindeki tebligatnameyi açarak ”Siz…. menzili nokta kumandanlığına tayin olundunuz seferberliğin… günü orada bulunarak vazifenize başlayınız” tarzında bir cümleden başka bir şey görmemişler ve ömürlerinde ilk defa işittikleri bu menzil nokta kumandanlığının ne demek olduğunu anlamadan ”noktalarına” gelince kendilerinin bavulunu taşıyacak bir nefer dahi bulamamışlardır. Gerçi menzil ambarları, kolları, noktaları müessesatı hakkında Erkânı Harbiyede kâğıt üzerine bazı istihzarat (hazırlıklar) yok değildi. Fakat bunların hepsi hazarda (barış zamanında) kâğıt üzerinde idi ve kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm idi.”

 

Bunun sonucu olarak orduda sonsuz bir karmakarışıklık vardı, Yarbay Nihat’ın aşağıdaki yazıları bunu gösterir (1):

 

”Telgraf muhaberatı seferberlik günlerinde adeta durmuştu. Hele teşrinievvel (ekim) bidayetinden itibaren hututu telgrafiye (telgraf yolları) o kadar yüklü idi ki muhabere adeta adimülimkân (basit olanaksızlık) hale girmişti.

 

”Seferberlik devrinde iaşe (beslenme ve barınma) pek vahim şekiller göstermeye başlamıştı. Açlık yüzünden Garbi Rumeli’de bir hayli mustahfız kıtaatını terhisten başka çare görülmediği gibi Trakya’daki 4’üncü Kolordu Edirne’ye mürettep erzakı yoldan çevirerek kale ile kendi arasında uzun dedikodulara bais (konu) olmuş ve her kıta; ilk gününden itibaren açlıktan şikâyete başlamıştı.”

 

”Vapur, şimendifer nakliyatı da bu hercümerçle tamamen mütenasip bir halde idi. Bilhassa Şark (Doğu) şimendiferlerinde ilk gününden itibaren büyük intizamsızlık ve teehhürat (gecikmeler) baş gösterdi. Zayıf mevcutlu süvari alayları ancak birer günde nakledilebiliyordu.

 

”Trenlere binen efrat (asker) ve hayvanata ancak birer günlük erzak veriliyordu, halbuki tren yolculuğu günlerce devam etmeye başladığından yolda aç kalıyorlardı.

 

”Bahriye nakliyatı daha fena idi. Muayyen (belirli) bir mercii (makam) yoktu; rasgelen karışıyordu. Memurini bahriyede ekseriyetle hüsnüniyet mefkut (yok) idi. Bir hayli vapurlar (mesela fırka 5’i Maydos’tan Tekfurdağı’na (Tekirdağı) nakledecek Bezmiâlem vapuru) ”eşya ve asker koyacak yerim yoktur” diye bila izin Maydos’tan savuşmuştu. Kezalik birçok vapur da aynı suretle fırsat buldukça iskelelere uğramadan veya tam hamulesini almadan hareket edip gidivermişlerdi. Buna mukabil bir kısım hamiyetli ve gayretli kaptanlar da hacmi istiabinin kat kat fevkine (üstüne) çıkacak surette vapurlarını doldurmaktan çekinmiyorlardı; fakat bu suretle iskelelerde fazla vakit geçiriyorlardı.”

 

”Binaenaleyh umumi seferberlik teşkilatı her noktai nazardan ve her yerde umumi bir buhran içinde geçmiş, her şey zuhurata, talih ve tesadüfe, şahsi gayret ve himmete kalmıştı.”

 

Ordunun yiyecek bakımından durumunu göstermesi dolayısıyla 1’nci Kolordu Komutanı Ömer Yaver Paşa ile 2’nci Tümen Komutanı Osman Paşa arasında (Lüleburgaz’la Babaeski arasında) yapılan şu telgraf konuşması çok önemlidir (1):

 

Osman Paşa’dan Yaver Paşa’ya; ”Ben ve Prens Aziz Paşa ve maiyetimiz zabitan peksimet bile bulamadık. Efradın (Askerin) haline Allah acısın.”

 

Yaver Paşa’dan Osman Paşa’ya: ”Paşa biraderler! gerek ben ve gerekse refakatimde bulunanlar bugün bir şey yemediğimiz gibi Lüleburgaz’da bir dilim ekmek bile bulamadık. Efrat burada da böyledir. İnşallah iyi olur.”

 

Osman Paşa’dan Yaver Paşa’ya: ”İnşallah”.

 

Ordunun talim ve terbiyesi, subay ve komutanları ve örgütü Yarbay Nihat’ın şu yazısında toplanabilir (2):

 

”Binaenaleyh Osmanlı ordusunun kıymeti harbiyesini hulasa edelim:

 

”Teşkilat ve nizamı harbinin vüsatine (genişliğine) vesaiti maddiyesinin binnispe mükemmeliyetine rağmen ordu içi boş bir ağaçtı. İlk esen fırtına ile sarsılmaya ve devrilmeye mahkûmdu. Sevk ve idarece en müteşebbisler harbi bir çete kavgası mahiyetinden daha yüksek olarak göremiyordu.”

 

Ama durumu böyle olan ordunun birçok birlikleri en çok 1909 yılından beri asıl ana savaş alanı bulunan ve her an bir saldırıya uğrayabilecek olan Trakya ve Makedonya’dan uzaklara gönderiledurmuşlardır.

 

Bu yüzden daha 1911 yılı başında, Doğu Rumeli’de Bulgara karşı duracak olan ordunun (2’nci Ordu) komutanı Abdullah Paşa, bu işten çekilmek istemişti, Edirne’den 31.1.1911’de Harbiye Nezareti’ne yolladığı yazı aşağıdadır (1).

 

”Yemen’e mürettep taburlar adedinin daha üç taburla takviyesi emir buyruluyor. Bununla ordudan Yemen’e vesair mahallere giden taburlar adedi kırk beşe baliğ (ulaşmış) oluyor.

 

”12 Kanunusani (Ocak) 326 (1910) ve 4338 ve 11, 15 Kanunusani 326 ve 4757 tarihli ve numaralı arizalarım hiç nazarı dikkate alınmıyor. Nizamiyelerin işini redifler görecek halde olsalardı tabii Yemen’e tertip ve sevk olunmaları lazım idi. Bulgaristan ordusunun, efradı cedideyi cem’e (yeni asker toplamaya) başladığı Filibe Başşehbenderliği’nden bildiriliyor. İkinci ordu mıntıkasında şimdi kalan ve bütün muraza (acemi er) ve tebdilhava hariç olarak muharip efrat miktarı berveçhi atidir (aşağıda olduğu gibidir) :

 

Üçüncü fırka      Kesirsiz    olarak      4000

 

Dördüncü fırka    ”    ”    2000

 

Yirminci fırka    ”    ”    1900

 

Yirmi birinci fırka     ”    ”    2200

 

Piyade numune alayı     ”    ”    800’dür.

 

”Bu kuvvetin efradı cedide (yeni asker) ile ikmali mevcutları meselesi zamana muhtaçtır.

 

”Redif taburları ise tazmine gayri müsait olduğundan bu mıntıka şu sırada harici hasma müdafaa değil, icabında müdahhar malzemeyi bile muhafaza edebilmek müşkülatına karşı bütün mesuliyeti müstakbelei elimeyi (acı geleceği) bu hal ile dûşuna (üstüne) alacak kumandan kim ise anın izamı ile acizlerinin affedilmekliğimi istirham ederim.”

 

Abdullah Paşa Balkan Savaşı’ndan az önceki durumu şöyle anlatır (1):

 

”Gerek İkinci ve gerek Üçüncü orduların birkaç istisnasından sarfınızarla heman tekmil seri ateşli cebel (top) bataryaları Yemen diyarı menhusuna (uğursuz diyarına) sevk edilmiştir. Bütün bu ahval (durumlar), Malisor isyanının Karadağ’la harp edecek had (son) bir şekle girmesi yüzünden yapılan tahşidat ve daha sonra zuhur yafte (çıkmış) olan İtalya harbi dolayısıyla Çanakkale Boğazı ve sevahilin muhafazası kaydı ve aynı zamanda tekrar alevlenen Arnavutluk isyanı ve Suriye vukuatı yalnız ordunun dislokasyonunu hercümercetmekle kalmayıp büyük fedakârlıklarla gerek vaktiyle ve gerek ahiren (sonra) tedarik edilmiş olan levazımatı harbiye ve vesaitin en mühim kısmının tarumar olmasını intacetmiştir (olmasıyla sonuçlanmıştır).

 

”Gariptir ki, Trablusgarb’a İtalyanlar tasallut ettiği (saldırdığı) zaman oradaki kuvvei askeriyenin dağıtılmış ve kuvvei müdafaanın madum (zayıf) hükmüne getirilmiş olmasından dolayı Meclisi Mebusan’dan mahalle kahvelerine varasıya kadar her yerde kıyametler koparıldığı halde ne Meclisi Millimizde ve ne de bir hayli azası askeri paşalarımızdan mürekkep olan (oluşan) Âyan Meclisi’nde vatanın aksamı sairesinin esbabı müdafaasını düşünerek istizah edecek ve bunun zamanını hükümete tekeffül ettirecek ferdi aferide (yaratılmış kişi) zuhur etmemiştir.”

 

Abdullah Paşa, hatıratının 1 numaralı cetvelinde Şark Ordusu’nun 12 tümeninden yalnız ikisinin yerinde bulunduğunu, 10 tümenin ve 3 nişancı alayının bütününün veya bir kısmının başka yerlerde ve bazen gelemeyecekleri çok uzak yerlerde bulunduklarını gösterir.

 

Vardar Ordusu Komutanı Zeki Paşa da hatıratında (1):

 

”Nizamı harb mucibince Vardar Ordusu 5’inci ve 6’ncı ve 7’nci Kolordularla bir süvari fırkasından ve Üsküp, İştip, Pizren ve Anadolu’nun bazı redif fırkalarından teşekkül edecek ve ikmal efradının çoğunu da Anadolu’dan alacaktı. Halbuki 6’ncı Kolordu iki ve 7’nci Kolordu da yalnız bir nizamiye fırkasıyla arzı vücut edebildi. Bu kolorduların diğer fırkaları Arnavutluk iğtişaşını (karışıklığını) bastırmak ve Karadağ tecavüzatına (saldırısına) karşı durmak için evvelce elden çıkarılmış idi. Anadolu’nun redif fırkaları da gelemedi. İkmal efradından ancak onda biri silahsız ve elbisesiz olarak vasıl oldu (ulaştı).

 

”Vardar Ordusu’nun kuvveti 100.000’den fazla olacak iken hakikatta 50 binden yukarı çıkamadı….”

 

Bu duruma bir de seferberliğin karmakarışıklığını eklemelidir. Bu yolda Abdullah Paşa der ki (2):

 

”Nizamiye kıtaatının seferberliği bu zayıf kadrolara muinli (yardımcı) muinsiz, muallem (eğitimli), gayrı muallem ve hatta ekseri yerlerde sınıf (piyade, süvari, topçu, bahriye) ve sin (ihtiyat, redif, müstahfız) aranmaksızın nefiriam suretinde toplanmış, kısmen ilbas olunmuş (durdurulmuş), kısmı âzamı köy kıyafetiyle hatta üryan denecek halde yalınayak, başıkabak halk sürülerini doldurmak suretinde cereyan etmiş ve bu zavallı ahalii müçtemianın (toplu olarak) dahi çok yerlerde müretteplerine iltihakı müyesser (etkili) olamamıştır.

 

”Nizamiye kolordularının seferberliğini en ziyade duçarı müşkülat eden sebep kıtaatın seferberliğin ilk günlerindeki dağınıklığıdır, bunun derecesi merbut (ekli) bir numaralı cetvelden anlaşılır.”

 

”Bazı cüzütam kumandanları ikmal efradı namı verilen bu halkın kendi kıtalarının intizam ve zaptu raptını bozmaktan başka bir şeye yaramadığını ve bunlar olmaksızın kıtalarının kadro mevcutlarıyla verilecek herhangi bir vazifeyi daha iyi ifaya kadir olacaklarını (yerine getireceklerini) iddia etmişlerdir.”

 

Yarbay Nihat da durumu böyle gösterir ve der ki (1):

 

”Ezcümle Tekfürdağı’nda (Tekirdağı’nda) bulunan İkinci Kolordu bir türlü ikmali mevcut edemiyor, ikmal efradı intihabında çok müşkülpesent davranmak istiyordu. Nihayet kendisine rasgele bulduğu efradı alması emredilmiş ve kolordu bu emrin zirine (ekine) şu mütalaayı (görüşü) yazmıştı: ”Dikkat, demek maksat kıtaatın mevcudunu kabartmaktır, ne cins efrat olursa olsun kolordu bu usuldeki mehaziri nazarı dikkate almasa idi binlerce muayenesiz efradı cemi ve taburlara tevzi ederek (dağıtarak) çoktan ikmali mevcut etmiş olurdu. Fakat bu halde kolordu bir kuru kalabalıktan ibaret kalırdı.”

 

”Nitekim bu suretle 2’nci Kolordu Kırkkilise muharebesinde bile tabur itibarıyla ancak nısıf (yarı) raddesinde seferber olabilmişti. Seferberliği en kolay kabili ifa piyadeler bu halde bulunursa süvari, topçu ve sunufu fenniyenin ve hiç yoktan teşkil edilecek katar kafilelerin ne halde bulunacağını uzun uzadıya izaha ihtiyaç kalmaz. Ele geçen efrat, muallem gayrı muallem, genç ihtiyar olmasına bakılmaksızın rasgele teşkilata, nizamiye kıtasına veriliyordu. Bu suretle mesela evvelce piyade olan nefer topçuya, topçu olan piyadeye, süvari topçuya, bahriye süvariye geliyordu. Nizamiye kıtaatında 20-40 yaşında adamlar yan yana toplanmıştı. Gayet nişancı neferlerle silahın ağzından veya arkasından dolacağını bile bilmeyen neferler bir mangaya düşmüştü. Ömründe merkebe bile binmemiş neferlere mesela iriyarı bir beygir verilmiş, süvarisin denilmişti.”

 

Bu durumda bulunan bir ülke ve bir orduyu dış düşmanlara karşı kullanacak ve savaştıracak olanlar arasında, bilgisizlik ve beyinsizlikte şaşılacak dereceleri bulanları vardır; bunlar hakaretle susturulacakları yerde, saçmalarının kâğıt üzerine geçebilmiş, devletçe kabul edilmiş ve yürütülmeye kalkışılmış olması, onların yalnız olmadıklarını gösterir. Bir örnek olarak Osmanlı Genelkurmayı’nın ”Bulgaristan’a karşı harekâtı harbiye layihası”nın başını aşağıya koyuyoruz (1):

 

”Bulgarların kuvvei külliyeleriyle Trakya darülharekâtından taarruz eylemeleri ağlebi (kuvvetli) ihtimaldir. Gerçi ”Edirne” mevkii müstahkemi ve ”Meriç”, ”Arda” nehirleri bir dereceye kadar mevaniden (engeller) addolunabilirse de Makedonya darülharekâtındaki dağlara nazaran harekâtı askeriyeye daha müsaittir. Makedonya cihetinde Bulgarlardan müteneffir olan Sırp, Ulah, Rum gibi ahalii Hıristiyaniye ile şeci (cesur) bir ırkı İslam (1) taarruzatı hasmaneye karşı asakiri Osmaniye’ye zahir olabileceği halde beri taraftaki Rumların bir dereceye kadar Bulgarlaşmış ve ahalii İslamiyenin (2) de yılgın ve secayayı merdangiden (yiğitlik karakterinden) binnispe mahrum bulunmuş olması Bulgarlara badii cüret (ataklık nedeni) oluyor.”

 

Geçmişi ve zamanı ve gözü önünde olan bitenleri bu kadar az bilen ve anlayan adamlar ordunun başında olunca sonucun böyle olmasına pek şaşılmamalıdır.

 

Buna bir de Harbiye Nazırı ve Başkomutan Nâzım Paşa’nın şahsiyetini eklemelidir; kendisi Abdülhamit devrinde uzun zaman menfada (sürgünde) kalmış, günlerinin pek büyük bir kısmını ordudan uzakta geçirmiş, sonra, daha çok siyasal etkenler dolayısıyla, iş başına geçmiş ve birtakım subaylara dayanarak Sait Paşa’yı sadaretten ve İttihat ve Terakki’yi erkten (iktidardan) düşürmüş veya düşürülmelerinde önayak ve göze görünen başlıca alet olmuş olması dolayısıyla Gazi Muhtar Paşa Hükümeti’nin en önemli ve sözü geçer üyesi ve Harbiye Nazırı olmuştur. Sırf askerlik bakımından yetersizliği açık olan bu uzkişi, savaşta saldırgan davranmayı, karşı karşıya bulunan orduların güç ve durumuna göre bir hesap, ölçü ve tartı işi değil her derde deva sanacak veya bunu sanıyormuş gibi davranacak ve buyruğu altındaki komutanlara birdüziye daha ne duruyorsunuz, neden ilerlemiyor ve saldırmıyorsunuz diye teller yağdıracak; ellerindeki birlikleri daha bir kütle yapamamış olan onlara, değil ilerleyişlerinde, yerlerinde durduklarında bile yiyecek ve cephane yetiştiremeyen örgütten başaramayacağı veya daha başarmak durumuna gelmediği işler isteyecek ve kendisinin yıkımda büyük bir suç payı olacaktır; gerçi Nâzım Paşa yalnız değildi, o ölünce, hemen bütün ilgililer bu düşüncesiz ve hesapsız saldırma işinin soravını (sorumluluğunu) onun sırtına yüklemeye çalışmışlarsa da bunun baştan başa doğru olmadığını söylemek gerekir. Onun dolaylarında ve bazı kolordularda onu birdüziye saldırmaya kışkırtanlar vardı; ancak o, ister kendisinin de böyle düşündüğünden, ister bu kışkırtmalara kapıldığından, daha doğrusu her iki yüzden, orduya yanlış işler gördürmüştür; ve komuta bakımından, bozgun ve yıkımın ana yükü onun üzerindedir.

 

Pertev Paşa’dan aldığımız (1) şu Meclisi Vükelâ zaptı, bu saldırganlık düşüncesinin ne gibi biçimler almış olduğunu gösterir, orada denilmektedir ki:

 

”Bahriye Nazırı Mahmut Muhtar Paşa, Kırkkilise taarruz ordusundan 3’üncü Kolordu Kumandanlığı’nı deruhte etmek (üzerine almak) üzere hududa azimet edeceğinden (gideceğinden) müşarünileyhin avdetine kadar Bahriye Nezareti’ne ait vezaifin Nafıa Nazırı Salih Paşa tarafından vekâleten idaresi tensibedildiğinden (uygun görüldüğünden)…”

 

Pertev Paşa yukarda, imli (işaretli) olan, ”Kırkkilise taarruz ordusundan” sözlerinin Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ca kâğıdın tebyizi (temize çekilmesi) sırasında kendi el yazısıyla eklenmiş olduğunu yazar.

 

Bizce bu belge hükümet üyeleri arasında en çok Nâzım ve Mahmut Muhtar paşaların edimsel olarak saldırgan düşüncede olduklarını gösterir ve bundan bütün hükümetin bu düşüncede olduğu çıkarılamaz. Çünkü Ahmet Muhtar Paşa o sırada seksen yaşında idi ve aşağı yukarı otuz dört yıldan beri askeri işlerden çekilmiş bulunuyordu; dolayısıyla bunu Harbiye Nazırı’nın ve kendi oğlunun etkileri altında yazmış olduğunu kabul etmek daha doğru olur. Öbür nazırların buna ses çıkarmamış olmaları tabii görülmelidir, çünkü bu yazı savaşın sırf askerlik bakımından yönetilmesiyle ilgilidir ve başkomutanlıkça düşünülen şeyin yalnızca bir açıklamasından ileri gitmemektedir.

 

Yarbay Nihat da, bu saldırganlık düşüncesine en çok Mahmut Muhtar Paşa’nın sarılmış olduğunu ve 1’nci Kolordu Komutanı Yaver Paşa’nın da bu düşüncenin etkin bir kışkırtıcısı bulunduğunu yazmaktadır.

 

Bundan başka Türk komutanları arasında anlaşmazlık ve çekişmeler büyük bir ölçüdedir. Bu, hem o zamanın komutanlarının yazı ve hatıratlarından (Abdullah, Zeki, Mahmut Muhtar ve Pertev paşalar) hem de işi daha çok sonra ve dolayısıyla daha tarafsız olarak incelemiş olan Yarbay Nihat’ın eserinden anlaşılmaktadır. Bunu düşman da daha ilk günlerde sezmiş ve bundan ayrıca da yüreklenmişti. Bulgar Başbakanı Geşof’la, Lüleburgaz yeni üzerine, 3.11.1912’de yaptığı görüşmeyi Paris’e bildiren Sofya’daki Fransız elçisi, telinin sonunda şunları yazar (1):

 

”Başbakanın kendisi de, ordunun yenler (zaferler) kazanarak bu çabuk yürüyüşünden az çok şaşırmışa benziyor; ve her fırsatta kendini gösterip Osmanlı ordusunun çekilmesini gerektiren düşman komutasındaki çekişmelerin Çatalca’da da yenilenip yenilenmeyeceğini kendi kendine soruyor. Bu böyle olursa Bulgar ordusu pek az gün içinde İstanbul kapılarına varabilir…

 

Ancak, eğer Osmanlı komutasının yanlış ölçemlerine (ölçümlerine) Nâzım Paşa’nın bu saldırgan davranışına ve onu bu yolda kışkırtan veya onunla birlik olanların yaptıklarına hafifletici sebepler aramak istenilirse şunlar denilebilir:

 

O sırada Türk kamuoyunda pek çok coşkunluk belirtileri vardı; buna karşın parti körüklüyordu, işbu parti orduyu eksiksiz yetiştirmiş ve anıklamış (hazırlanmış) olduğunu biteviye yayıyordu ve ne hükümet ne de komutanlık savaşın öngününde bunu yalanlayamazdı; dolayısıyla ilk önemli vuruşları geride, mesela Ergene kıyılarında kabul etmek Trakya’nın büyük bir kısmının yok yere çiğnettirildiği ve Makedonya ordusunun Anayurt’tan kesilerek yok yere gözden çıkarıldığı gibi propagandalara yol açabilirdi. Baştakilerin ödevi, coşkun ama işlerin içyüzünü bilmeyen bir kamuya uymak değil, onu doğru yola getirmek olduğu için bu sözlerimiz demin de dediğimiz gibi ancak bir hafifletici sebep sayılmalıdır.

 

Bundan başka Nâzım Paşa 93 Savaşı (1877-78) sırasındaki göçmenlerin yıkımlarını görmüş bir adam olmak dolayısıyla bu gibi bir akının önüne geçmek ümidiyle de saldırgan davranmak istemiş ve bu yanlış düşünüşü yüzünden önlemek istediği yıkımın daha büyük ölçüde olmasına yol açmıştır.

 

Askeri yanlışlar arasında ”Halaskâr” olayından sonra ve Balkan Savaşı’ndan az önce birtakım askerlerin evlerine geri gönderilmiş olmasını saymıyoruz. Daha yukarda uzun uzadıya üzerinde durduğumuz bu olay, yen (başarı) kazanmış askeri bir ayaklanmanın önüne geçilmeyecek bir sonucu idi ve bu yapılmasaydı erler kendi kendini salıverip sayısız çetelere bölünerek Rumeli’yi soya soya evlerine dönebilirlerdi, nasıl ki bunun bazı örnekleri görülmüştü.

 

Ordunun bu kötü durumuna gerilerin kötü durumu eklenmelidir. Gerek birinci ciltte gerekse burada Bulgar, Sırp ve Rum çetelerinin, 1908-9 yıllarının bir kısmı bir yana bırakılırsa, Rumeli’de durmadan her türlü kötülüğü yapageldikleri görülmüştür. Beklenilebileceği gibi savaş patlayınca bunlar büsbütün azar ve ordunun geri ve yanlarını vurur, demiryollarını bozar, köprüleri atar, birçok yerde hükümet makinesini işleyemez bir duruma sokar, kentler ele geçirir, kendi üzerlerine kuvvet çeker, Türklere karşı her türlü kötülükler işler, büyük kalabalıkların ev barklarını bırakıp göçmeye ve kaçmaya koyulmalarını gerektirir ve böylece dolayısıyla da ordunun durumunu baltalarlar. O sırada demiryolları da hep yabancı şirketlerin elinde olup memurlarının pek çoğu da Türk değildi; bunlar da taşıma işlerini bozmak veya ahaliyi ürküterek ortalığı karıştırmaktan geri durmayacaklardır.

 

Buna, tinsel (ruhsal) bozukluğun sonucu olarak, birçok idari amir ve memurun, düşman daha uzakta iken yerlerinden kaçmalarını ve esen bozgun havasını arttırmalarını eklemelidir. 7.12.1912 tarihli Meclisi Vükela toplantısında bu gibilere karşı önlemler düşünülmüştür.

 

Komitacıların çalışmalarına ve demiryolu memurlarının davranmalarına örnek olmak üzere, Lüleburgaz çarpışması sıralarına düşen bazı olayları gösteren dört tel aşağı konulmuştur (1):

 

”Dersaadet’te Huzuru Samii Sadaretpenahiye”

 

”Bir haftadan beri Dimetoka ve civarında peyda olan çeteler, oraları ihrak (yakıp yıkarak), katli nüfus ve yerli şakiler de kuvvet tedarikiyle şimendifer vesaire köprü ve telleri tahrip ve Dedeağaç üzerine kuvvetle akın ederek Bulgar ordusu geliyor diyerek bütün kasaba ve kur’a asker ailelerini perişan bir halde bulundurduklarından maada (başka) hafazanallahu taalâ (Allah korusun) şu bir iki gün, hariçten Dimetoka ve Sofulu üzerine bir kuvvet yetiştirelemez ise buralarda ne emakin ve mesakin (yerler ve evler) ve ne de bir ferdi Müslimin berhayat kalamayacağı anlaşılmaktadır. Allah ve Resulüllah aşkına buna karşı icra kılınan tedabirin hemen işarı ve tedabir alınmamış ve alınamayacaksa başlarımıza çare aramak üzere iraei tarik olunması şevketlü hükümetimiz namına bütün ailelerimizle makine başında muntazırız ferman.”

 

 

      Ferecik havalisi ahalisi namına    Ferecik Belediye Reisi

 

      Müderrisinden Niyazi    Abdülhamit

 

 

”Dahiliye Nezareti’nce Dedeağaç Mutasarrıflığı’ndan alınan 20 Teşrinievvel (Ekim) 328 (1912) tarihli telgrafname suretidir.”

 

”Dün icra kılınan istikşafatın tarassudatına dair yazılan 20 Teşrinievvel 328 (Ekim 1912) tarih ve 1230 numaralı telgrafnamei aciziye zeyildir. Dimetoka ve Sofulu kazalarına müstevli olan eşkıyadan dolayı havf (korku) ve herasa (yılgınlık) duçar olan Petekli ve Ferecik istasyon memurlarının terki mevki ile Dedeağaç merkezine gelmeleri ihbar kılınması üzerine memurini merkumenin serian mahalli memuriyetlerine iadeleriyle trenlerin muntazaman seyrüsefer etmeleri, lüzumu ehemmiyetle bugün Şark (Doğu) kumpanyasının bura müdürlüğüne batezkere (tezkere ile) tebliğ kılınmış ve yarından itibaren Dedeağaç ile Ferecik kasabası arasında seyrüsefer muamelesi temin edilmiştir. Bugün dahi Dedeağaç’a iki saat budü (uzaklık) mesafede Bey karyesine elli altmış kadar müsellah Bulgar komitacısının vürudettiği (toplandığı) ve silah sesleri işitildiği ve bineanaleyh kariyei mezkûre ahalisinin kuvvei maneviyeleri münkesir (kırılmış) olduğu kariyei mezkûreye mücavir (adı geçen yere yakın) bulunan Şahinler kariyesi muhtarından ba varakai resmiye ihbar edilmesi üzerine derhal liva jandarma taburu bölük kumandanının maiyetinde kariyei mezkûreye miktarı kâfi jandarma izam edildiği gibi mezkûr (adı geçen) jandarmalara muavenet (yardım) etmek üzere bir zabit maiyetinde otuz nefer müstahfızın gönderilmesi lüzumu dahi müstahfız tabur kumandanlığına tebliğ edilmiştir. Ahvali maruzaya ve salifülarz telgrafnamei acizanem ile arz olunan esbaba binaen icrayı icabı seriine inayet buyrulması ehemmiyetle maruzdur.”

 

”Dahiliye Nezareti’nce Dedeağaç Kaymakamlığı’ndan alınan 20 Teşrinievvel (Ekim) tarihli telin suretidir.”

 

”Dünkü maruzatımın neticesi …. malumat almak ve tedabiri seria icra etmek üzere sevkiyata memur mevki kumandanıyla jandarma kumandanını müsteshaben (haberli kılarak) ve gönüllü müstahfız efradından otuz kadar kuvvetle ve tertibettirilen treni mahsusla (hazırlanan özel trenle) Dedeağaç’ın şarkında ve merkez nahiye olan Karaçeki’ye azimet olundu, oradan da iktiza eden (sağlanan) kuvvet kendilerine ilave edilerek mülazim Bekir Efendi’nin kumandası tahtında berayı istikşaf demiryolu hattının altmış dokuz kilometresindeki Sofulu’ya sevk edilen trenin altmış ikinci kilometreye kadar giderek orada icra ettikleri tahkikat ve aldıkları malumat Dimetoka hadisesinden cüret alan yerli Bulgar ahalisinin ve kısmen firari efradın Bulgar komitacılarına iltihak etmek (katılmak) suretiyle merkezi kazayı işgal ve ahaliyi havf ve herasa düşüren top seslerinin bomba istimal etmelerinden galat olduğu gibi bunların meyanında intizamı askeriyeyi temin eden Bulgar zabitanı (subayı) elbisesini iksa eden (giydiren) kesan (insanlar) da bulunduğu ve aynı ahvalin Dimetoka’da da vukuu sureti katiyede olduğu tezahür etmiştir. İşin bu derece kesbi vahamet etmesine ve hat boyundaki etradı müstahfızanın kuvvei maneviyelerinin inkisariyle (kırılmalarıyla) terki mevki etmelerine bu yüzden ahalinin hicrete kıyam eylemelerine başlıca sebep bazı bedhah olan kumpanya (1) memurlarının eseritesniatı (uydurması) olan işaattan ileri geldiği…”

 

”Makamı Celili Sadareti Âzamiye”

 

”Harbe iştirak eden kıtaatı askeriyenin muayyen kordonlardan ayrılamamasından bilistifade teşekkül eden komiteler katli nüfus ve iğtinamı emvale (zengin mallarına) cüret ve bu cümleden olmak üzere Dimetoka kasabasıyla kurayı İslâmiye bu hain çeteler tarafından dört saat zarfında imha edilmiş, Dimetoka ahalisinden memurin dahil olduğu halde on dört kişi tahlisi cana (canını kurtarmaya) muvaffak ve nüfusu saire haneleriyle beraber muhterik olmuştur (yanmıştır). Şakavet ve akıncılık tevsii daire ederek kurada yağmakerlik ve kıtal (cinayet) gibi ceraimin (suçların) Uzunköprü, Havza, Hayrabolu, Babayiatîk (Babaeski), Sofulu kazalarında hükümferma olmakta, bulunmasına mebni (dolayı) bu kazalar ahalisi kâmilen buraya hicret eylemiş ve bu çetelerin kazamıza sirayet edeceği tezahür etmekte olduğundan darülharbdeki bahadırlarımızın metruk (terkedilmiş) olan ayallerini, diğer kazaların felâketzede muhacirlerini himaye edecek kaymakamlıkça da Dahiliye Nezareti’ne işar edildiği veçhile Gelibolu’dan veya diğer münasip yerden bir kuvvei nizamiyenin sürati izamına (yollanmasına) ve yarına kadar yetiştirilmediği surette umumiyetle hicret ve hanumanımız (evlerimiz) mahvedileceğinden, emri devletlerine makine başında intizarda bulunduğumuz mâruzdur”

 

Umum ahali namına

 

Ali, Hayri, Mehmet, Neşet, Ali, Mustafa

 

Keşan, 20 Teşrinievvel 328 (2.11.1912)

 

 

Ordunun nasıl bir durumda savaşmak zorunda kaldığını gösteren bu yazılarımızı bitirmeden son bir konuya dokunmak isteriz, o da orduda bile bile ve istiyerek hıyanet edilmiş olunup olunmadığı sorunudur. Bilindiği gibi o sırada, yıllardan beri süren iç didişme particilik yüzünden Türkler o kadar birbirine girmişlerdi ki, Balkan Savaşı bozgunları olunca bunların kısmen olsun parti kavgaları yüzünden bazı ordu ve donanma subaylarının hıyanetlerinden doğduğu ve bazı kimselerin bozgun çıkması için elden geleni yaptığı sözü ortalıkta dolaşmıştır; bu demekti ki; siyasal hırs ve iç düşmanlıklar ve ordu içine siyasanın sokulmuş olması yüzünden Rumeli Türklüğü ve hattâ bütün Osmanlı Türklüğü için bir ölüm kalım boğuşması olan bu savşata, bazı Türklerin gözü, düşmanın kazanmasına çalışacak kadar kızmış ve kör olmuştur. Savaştan sonraki durum bu yolda görülmüş işler varsa onların derinden derine incelenmesine ve muhakeme edilmesine uygun olmamış ve dolayısıyla bu yolda resmî olarak bir şey saptanmamıştır.

 

Ancak Yarbay Nihat’ın eserinde Harp ceridelerinden (gazetelerinden) ve resmi belgelerden alınmış bazı parçalar vardır ki onlar görüldükten sonra bu yolda dolaşmış olan sözlere sadece bir dedikodu demek güçtür; aşağıya iki örnek koyuyoruz, bunlar Kırkkilise (Kırklareli) bozgunu ile Lüleburgaz yenilgisi arasında iki olayı gösterir.

 

”11/13 Teşrinievvel 328’de (Ekim 1912) 1’inci Kolordu” (1)

 

”İkinci fırka: Lefece’de 10/11 gecesini geçirmiş olan 2 nci fırkanın kısmı küllisi 11 Teşrinievvel (Ekim) saat 8.30 evvelde sureti umumiyede Lefece’den hareket ederek, Türkbeyi’ne doğru eyi yol olmadığı fikri ile Kırkkilise (Kırklareli)-Babaeski şosesine çıktı. Şose üzerinde yine kesif bir akın cenuba doğru gidiyordu, fırka 2 de buna karıştı.

 

”Böylece hareket olunurken, ihtimal zeval sıralarında, bir atlı zâbitin kılıcı çekmiş olduğu halde ”Düşman süvarisi geliyor, kaçınız” feryadıyla kolun yanından dörtnal ile gittiği görüldü. Bunun üzerine bir dereceye kadar toplanmış olan kıtaat tekrar dağılmağa, herkes koşmağa, bindiği vesaiti nakliyeyi koşturmaya başladı. Mekkâreciler ipleri keserek yükleri atıyor ve çıplak beygire binerek koşuyordu. Kıtaların topluca yürütmeğe muvaffak olan bazı zâbitan meselâ ……. (2) den bir bölük şoseden çıkarak geriye şimale (kuzeye) doğru mevzi aldı.

 

”Bu karışıklık bir müddet devam ederek nihayet düşman süvarisi olmadığı anlaşılınca (?) (3) ortalığa tekrar sükûnet geldi”.

 

Yine bu tümenin 2 nci topçu alayının Harb ceridesinde şu yazılar vardır (4):

 

”Lüleburgaz’a muvasalatta (varışında) tabur 2 kumandanı hakkında yaptığım tahkikatta 11/12 gecesi bir pelerinli süvarinin ”yukarda topçular mahvoldu kaçıyor, siz ne duruyorsunuz?” sözleri üzerine gece bataryaların her birisinin bir tarafa dağıldığı ve ertesi günü tabur kumandanı bin müşkülâtla bataryalarını toplayabildiği, fırka kumandanına bildirilmiş ise de Lüleburgaz’da fırka kumandanı emri ile tabur kumandanı (Binbaşı Asım Bey) çadırında tevkif edildi.”

 

Bütün bu yazılar Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda iç ve dış siyasa bakımından nasıl kötü bir durumda va anıksız (hazırlıksız) olarak, bilgisizlik, görgüsüzlük ve belki de hıyanet havası içinde vuruşmak zorunda kaldığını gösterir; tarihte eşine hemen hiç rastlanmamış denilse yeri olan bu bin bir güçlük içinde Türk bozgun ve yenilmesi onursuzluk sayılamayacağı gibi, güvenle denilebilir ki başka herhangi bir ulus ve ordu yüzlerce yıldan beri olagelen bir sürü kötülüğün sonucu olarak böyle bir duruma sokulmuş olsaydı daha çok önceden yok olur giderdi.

 

Türk yenilişinde, Ege denizindeki durumun da önemli bir etken olmuş olduğu unutulmamalıdır. Ta seferberliğin başından beri bu deniz Türk taşıtları için kapalı idi, çünkü Trablusgarp Savaşı bitmemişti ve İtalyan donanması orada egemendi; dolayısıyla Türk ordularının yığılması bu yüzden epey gecikmelere ve zorluklara uğrayacaktır. Balkan Savaşı’nın öngününde İtalya ile barış yapılacaksa da bu sefer egemenlik Yunan donanmasına geçer ve Türk donanması, ister komutadaki yeteneksizlik, ister deniz erlerinin gerektiği gibi yetişmemiş olması, ve ister iç siyasal karşınlıkların deniz subaylarına da bulaşmış olduğu için herkesin gerektiği gibi çalışmamış ve ödevini görmemiş olmasından ileri gelsin, Yunan donanmasından hiç de daha güçsüz değilken ona karşı çıkıp önemli bir başarı kazanamaz; ve kendi kendini hapsettiği Boğaz’da kalıp Ege denizi egemenliğini Yunan’a bırakır. Bu yüzden Garp (Batı) Ordusu Türk ana güç kaynağı olan Anadolu’dan ta baştan kesilmiş bulunacak ve alabileceği her şeyi demiryollarla yani savaşta önemi daha büyük olan Şark (Doğu) Ordusu’nun zararına alabilecektir.

 

Bütün bu acıklı olay ve yenilme etkenleri gözden geçirildikten sonra şunu da unutmamak ve söylemek gerekir ki birbiri ardından gelen bozgunlar arasında pek çok yerde Türk er ve komutanları büyük kahramanlık ve beceriklilik göstermişlerdir. Çatalca vuruşması başarısı bu kahramanlıkların edimsel olarak en çok tepki yapanıdır. Şkodra’da Hasan Rıza Paşa, Edirne’de Şükrü Paşa, Yanya’da Esat Paşa ve denizde Hamidiye Süvarisi Rauf Bey (Orbay) ve buyrukları altında savaşan subay ve erler büyük ün kazanmışlardır. Bu ünlerin komutanlara ait olanlarının ne derece haklı olarak kazanılmış olduğunu ve bu işler dolayısıyla yapılmış olan aytışmaları (tartışmaları) incelemek askerî yazarlarımızın işi olduğundan, bu konu üzerinde ancak bu kadar durmayı kendimiz için yeter bulduk.

Kaynak: BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Haziran 1999
belgesi-2764

Belgeci , 2422 belge yazmış

Cevap Gönderin