20 yy Başında Osmanlı

Osmanlı İmparatorluğu’nda kadın deyince Avrupalı sıradan bir kişinin kafasında iki tip kadın canlanıyordu. Birincisi ince peçeli, hafif oryantal ve darbuka sesini duyar duymaz göbek dansı yapmaya amade bir ‘hatun’; ikincisi kapkara bir çarşaf içinde gözleri bile görülemeyen bir ‘yaratık’. Bu ‘harem kadını’ ve ‘sokaktaki kadın’ görüntüleri neredeyse günümüzde bile [yakın bir örnek; time dergisinin avrupa baskısındaki kapak] Batı’da aynen geçerli. Bu durumun 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında da böyle olduğu ve o sıralarda Avrupa’da bulunan insanları alabildiğine rahatsız ettiği muhakkak. Avrupalarda ‘tahsil yapan’, ya da gezi, görev ve staj gibi nedenlerle Paris, Sofya, Roma, Londra, Cenevre, Berlin vb. kentleri ziyaret etmiş, oralarda ‘Avrupai kadın’ı görmüş olan asker ve sivil seçkinlerin ‘kendi kadınları’na ‘Avrupai bir veçhe’ vermek için yanıp tutuştuğunu biliyoruz.

Üniversitede ilk temas, ilk heyecan…

24 Temmuz 1908’de ‘Hürriyet’ ilan edilince, birçok konuda olduğu gibi kadın konusunda da ‘Genç Türkler’ bazı atılımlarda bulunmuşlardı. Din ile devlet işlerinin belli bir ölçüde ayrılmak istenmesi, masonluğun da etkisiyle ‘laikleşme’ eğilimleri, kadın konusunda ‘liberalleşme’ rüzgârlarını daha hızlı estirmiştir. “Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ndeki umumi derslere kız talebelerin erkeklerle birlikte devamı” İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’nin ‘sosyal ve kültürel alandaki’ ‘icraatı’ndan bir başkasıdır. Cemiyet daha sonraları Türk Ocakları’nda düzenlenen konferanslar aracılığıyla kadınları yetiştirmek, onlara bir yandan kendi resmi ideolojilerini öğretmek, öte yandan toplumsal hayata daha geniş ölçüde katılmalarını sağlamak istemiştir.

‘Hürriyet’: Peçeli olmak veya olmamak Batılılaşmak yanlısı yöneticilerin bu yaklaşımı ve politikası, Abdülaziz’in 1863’teki Kız Öğretmen Okulu [Darülmuallimat], Amerikalıların 1875’te kurdukları Amerikan Kız Koleji mezunu ve ‘Avrupa görmüş şehir kadınları’nın özlemleriyle birleşince, ‘Hürriyet’ 24 Temmuz 1908 ertesine, ‘ince peçeyle’ hattâ ‘peçesiz dolaşmak’ biçiminde yansımıştır. Tutucu din adamı ile hocaları ve ‘sokaktaki adamı küplere bindiren’ olaylar bu kadarla da kalmamış; kadınlar ‘faytonlarda çıplak kollarını ve bacaklarını teşhir ederek’ dolaşmaya ve her Müslümanı çileden çıkarabilecek bir olaya yani ‘sokakta erkeğe hitap etmeye’ başlamıştır. İstanbul, İzmir, Selanik ve Beyrut gibi ‘Avrupai’ kentlerde ‘din elden gitmek’ üzeredir. Hocalar peçesiz kadınların yüzüne tükürmeyi, yalnız yakaladıklarında hırpalamayı, faytonlarını taşlamayı ‘ayemef’ten ziyade bir ‘din borcu’ gibi görmektedir.

Elbette bu konuda birkaç örnek vermek ilginç olacaktır:

Müslüman Türk ‘hareket’i engellenemiyor?

1908 Eylül’ü başında Cemiyet’in emri ile Vatan Yahut Silistre’nin üç gün süreyle İzmirli kadınlara oynatılması kararlaştırılır ve bu konuda gerekli hazırlıklar yapılırken, ‘silahlı Müslümanlar’[?] müftüye başvurarak gece camiye bile gitmeleri yasak olan kadınların sokağa çıkmaya cesaret ederlerse öldürüleceklerini söylerler. Temsil gecesi ‘Müslüman Türkler’ sokaklara ve tiyatro binası çevresine silahlı nöbetçiler dikerler. Tehditler ve gelişmeler üzerine, ‘hiçbir kadın evinden çıkmadı ve Cemiyet bu Müslüman hareket önünde temsili iptal etmek zorunda kaldı.’

Fransa’nın İzmir Konsolosu gece yaşanan gelişmeyi rapor ederken şöyle özetliyor: “Bu küçük ilginç olay, Anayasa’ya rağmen İzmir gibi büyük ve Avrupa’ya çok yakın bir kentte bile Müslüman halkın Türk kadını için en küçük bir hakkı dahi çok gördüğünü ispatlamaktadır. Dini bağnazlığın bu tür gösterilerinin arkası kesilmeyeceğe benzemektedir.” Bu olay, ‘Müslüman Türkler’in henüz kadın-erkek eşitliğini hazmetmeye hazır olmadıklarını gösterir.

Kadınla konuşana 100 kuruş ceza!

Bir süre sonra kadınlara karşı saldırı ve hakaret olaylarının artması üzerine İzmir vilayetinin ikinci önemli kenti Aydın’da yetkililer bir karar alır; bu karara göre: ‘Bir kadınla konuşurken suç üstü yakalanan kişiye 100 kuruş para cezası verilecek, kadın ise falakaya yatırılacaktır.’ ‘Hürriyet’ ile birtakım haklar elde ettiğini sanan, ‘kurtuluşa doğru’ bir iki adım gitmek isteyen kadına Aydın yetkililerinin cevabı ‘sopa’ olmuştur.

İstanbul’da bir takım yaptırımlar

Kadınların saldırıya uğraması, taciz edilmesi olaylarına İstanbul’da bile gittikçe sık rastlanması bazı gazetelerin bu konuda önlem alınması için yöneticileri uyarmasına yol açmıştır. Bir örnek olarak, 17 Ekim 1908 Cumartesi tarihli Le Bosphore’daki bir yazıda; Zabıta ve Harbiye Nezaretleri tarafından yürürlüğe konulan Polis Nizamnamesi’nden söz edilirken yeni nizamnamenin, güvenlik güçlerinin hangi durumlarda silah kullanabileceklerinin belirtilmesi amacıyla çıkarıldığı yazılıyor. ‘Şeriat kurallarına uyulmuyor’ bahanesiyle güpegündüz İstanbul’da ve hattâ Beyoğlu’nda Türk kadınlarına saldıran ‘gericiliğin kötülük ortaklarının’ eylemlerine son verecek ve onları yola getirecek önlem ve kuralların yakın gelecekte alınması umudu belirtiliyor.

Bu örnekler imparatorluğun en büyük kentlerinde bile görece ‘Batılılaşma’nın İslâmcı kesimlerce ne denli sert bir biçimde karşılandığını göstermektedir. Yöneticiler Aydın örneğinde olduğu gibi ya şeriattan yana tavır alıyor, ya da İstanbul’da olduğu gibi olayları görmezlikten geliyordu.

Cemiyete gelince, iktidarı daha tam anlamıyla eline geçiremediği Eylül 1908’de İslâmcı kesimden gelen bir tepkiyle tiyatro gösterisini iptal edebiliyordu. Yöneticilerin açık ya da kapalı işbirliği ile İTC’nin kararsızlık valsi 31 Mart 1325 olaylarının doğmasında belirli bir rol oynamıştır. ‘31 Mart’ın yürütücüleri birçok neden yanında ‘aboovv din elden gidiyor’ diye de başkaldırmışlardı.

Menba: Alpay Kabacalı, Türkiye’nin 150 Yıllık Toplumsal Tarihi. Tarık Zafer Tunaya, Hürriyetin İlanı, İkinci Meşrutiyet’in siyasi hayatına bakışlar, (İstanbul, 1959.) Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivi (FDIBA), Türkiye, Nouvelle Série (NS), cilt 69.

belgesi-1517

Belgeci , 2422 belge yazmış

Cevap Gönderin