Osmanlı-Balkanlılar Görüşmelerinin Kesilmesiyle Babıali Baskını Arasında Geçen Diplomatik Olaylar

Bu kapanışla İttihat ve Terakki’yi yeniden iş başına getiren Babıâli baskını arasında geçen 17 gün içinde siyasal görüşmeler birkaç kol üzerinden yürür, başlıcaları şunlardır:

a) Edirne işi ve bu yüzden Osmanlı üzerinde yapılmak istenilen baskı.

b) Adalar işi.

c) Osmanlı borçları ve büyük devletlerin Osmanlı ülkesindeki asıları (çıkarları).

d) Romanya’nın Bulgaristan’dan istediği sınır düzeltmesi.

e) Balkanlılar arasındaki karşıtlıklar.

f) Arnavutluk’la ilgili işler.

 

Bunları sıra ve yerine göre kâh ayrı ayrı kâh birbirine bağlı olarak anlatacağız.

 

S. J. konferansının kapandığı sırada Balkanlılar arasındaki durum

 

Bu kapanış yerine getirilmemiş olan bir Bulgar (Edirne) ve bir Yunan (adalar) dileği dolayısıyla ama en çok birincisi yüzünden olmuştur. Bu işte Bulgar ve Yunan’ın durumları birbirinden az çok başkadır. Yunanistan istediği adaların hemen hepsini ele geçirmiştir. Bulgaristan ise istemekte olduğu Edirne’yi daha alamamıştır; orayı kuşatan orduda ise önemli Sırp birlikleri de vardır. Bulgaristan Sırbistan’ın yardımı olmadan, hem Edirne’yi düşürmeyi, hem de Çatalca’da Türk ordusuna karşı durup onun ilerlemesini önlemeyi pek umabilecek kadar güçlü değildir, dolayısıyla Sırp’a minnet etmek zorundadır. Sırbistan’ın ise o sırada tek uğraşacağı iş Arnavutluk işidir, orada ise askerlik bakımından işini bitirmiş gibidir, siyasal bakımdan ise işini doğrudan doğruya görmeyip, onun dileklerini Rusya ve Fransa, Avusturya’ya karşı korumaktadır ve o, büyük devletlerin verecekleri karara ister istemez boyun eğeceği için o yanda askerlik bakımından onun bir uğraşma zoru yoktur; dolayısıyla Bulgaristan üzerinde baskıda bulunabilecek bir durumdadır.

 

1912 sonlarında ve 1913 başlarında doğrudan doğruya hükümetle ilgili olmayan Sırp gazetelerinde Bulgaristan’a karşın yazılar çıkar (1). Bunların özeti şunda toplanır:

 

Sırp hükümeti kazanılmış olan yerlerin nasıl paylaşılacağını gösteren anlaşmaları yayımlamamış ise de Sırp kanıyla elde edilmiş Manastır ve buna benzer birçok kent ve yerlerin savaş sonunda Bulgar’da kalacağı herkesçe bilinmektedir. Sırp ulusu bunu kabul edemez, çünkü bu anlaşmalar ondan gizlenmiştir. -Bulgarlar bu anlaşmalarla çıkarmayı üzerlerine aldıkları sayıda asker çıkaramamışlardır. Sırplar ise söz verdiklerinden daha çok asker çıkarmışlar, Bulgarlara ordu ve paraca yardım etmişler ve onlarınkinden çok önemli yerler kazanmışlardır; şimdi ise Bulgarlar hemen bütün Makedonya’yı kendileri için istiyor ve Sırplara: Arnavutluk’a gidin ve orada bir şey alamazsınız, eliniz boş kalır diyorlar- Böyle bir davranış karşısında bu iki ulus işbirliği yapamaz.

 

Sırp Dışişleri Bakanlığı genel kâtibi de İngiliz elçisine Bulgaristan’ın bazı özverilerde bulunmasının gerekeceğini söylemiştir. Belgrad’daki Bulgar elçisi ise bütün bu yazılara aldırış edilmemesi gerektiğini ve bunların ya Avusturya parasıyla veya hükümete karşın olanlarca onu güç bir duruma sokmak için yazıldığını söylemektedir.

 

İki bağlaşık arasındaki bu güvensizlik ve karşınlık havasını Sofya ve Belgrad’daki Fransız elçileri de hükümetlerine bildirmektedirler (1). Belgrad’dan yeni önergelerle (önerilerle) Sofya’ya geri gelmiş olan ve Sırbistan’ın, coşkun ve taşkın olmakla birlikte en ileri gelen adamlarından olan Sırp elçisi Spalaikoviç, Sırbistan’ın Adriyatik işi dolayısıyla büyük bir umkırıya (umut kırıklığına) uğradığını ve bu yüzden orada hem Rusya’ya hem de Bulgaristan’a kızılmakta olduğunu söylemiştir. Spalaikoviç’e göre Bulgaristan, bağlaşma yapılırken Sırbistan’ı oyuna getirmiştir; o vakit sanılıyordu ki en güçlü Balkan devleti Bulgaristan’dır; halbuki olaylar bu devletin Sırbistan olduğunu göstermiştir; 350.000 asker çıkardık, bir askeri anlaşmalara göre Bulgarlarca Vardar ovasına gönderilmesi gereken 100.000 kişiyi istememekle kalmadık, hemen bütün Bulgar ordularının Trakya’da kullanılabilmesi için Köstendil yolu ile Struma ovasına iki tümen yolladık, daha sonra Edirne’ye iki tümen gönderdik, eğer yarın savaş yeniden başlarsa Çatalca’ya da asker yollayacağız- (savaş) programını baştan başa gerçekleştiren bir biz varız; Bulgaristan’a, Karadağ’a, Yunanistan’a yardım ediyoruz- Eğer Romanya ile Bulgaristan arasında bir anlaşmaya varılamazsa, bu işte de bağlaşığımızı destekleyeceğiz ve Romanya’ya karşı asker yollayacağız. Halbuki biz Arnavutluk üzerinde kazandığımız yerleri elde tutmak istediğimiz sırada Rusya bizi yardımsız bıraktı, Bulgaristan Peşte’ye (Berştold’la görüşmek üzere) Danef’i yolladı, o da dumanlı ve çekingen bazı dayanışma demeçlerinde bulundu ve öbür yandan da bize biteviye çok şey istememe öğütleri verdi ve bizi desteklemeyeceğini anlattı- Eğer olayların gelişimini önceden görebilmiş olsaydık başka türlü davranırdık; seferberliğin öngününde askeri anlaşmayı Bulgar’dan yana değiştirdiğimizde gizli antlaşmayı ve paylaşma tasasını da birden değiştirir idik ve Selanik’e çıkışı isterdik. Eğer bağlaşıklarımız bu kadar açgözlü olmasalardı bize ödün vermeleri gerektiğini kendiliklerinden düşünürlerdi, halbuki bazı Bulgarlar Üsküp ve Kumanova’yı da istiyorlar (üzerinde anlaşılamayıp Rus Çarı’nın hakemliğine bırakılan bölge).

 

Belgrad’daki Fransız elçisi de Bulgarlara karşın havayı anlatmakta, orada herkesin bu yoldaki düşüncelerini sıralarken aşağı yukarı Spalaikoviç’in sözlerini söylemektedir; onun yazdıkları arasında önemli olarak ayrıca şunlar da vardır:

 

Bu sırada Bulgar asılarıyla (çıkarlarıyla) Sırp asıları (çıkarları) karşındır, bugün Balkanlılar arasında Türklerle savaşın yeniden başlamasında ancak Bulgaristan’ın asısı (çıkarı) vardır; çünkü Edirne işi yalnız Bulgarları ilgilendirir; öbür üç bağlaşığın işleri ise hep büyük devletlerin elindedir, dolayısıyla bundan böyle bağlaşıklarca katlanılacak olan özverilere yalnız Bulgarlar uğrunda katlanılacaktır. Bu yüzden Sırbistan elde edilmiş olan yerlerin paylaşılması için yapılmış olan ilk tasarının değiştirilmesini istiyor.  Bu ülkede bundan başka Yunanistan’la bir sınır isteniliyor, çünkü eğer Bulgaristan, şimdiki tasarıya göre, Sırbistan’la Yunanistan arasına girerse ve eğer Avusturya etkisi yine Sofya’ya yerleşirse Sırbistan eskiden olduğu gibi yine bir Avusturya çemberi içinde kalmış olur. Ruslar yeni bir paylaşma için aracılık etmek istemişlerse de Bulgarlar bütün toprak işlerinin barıştan sonraya bırakılması gerektiğini söylemişlerdir. (Yani Bulgar ordularının da özgür kaldığı bir sırada görüşülmesini istemişlerdir); bu karşılık Sırpları en çok kızdıran şeydir; bu böyle olmakla birlikte Rus elçisi Hartvig bana Sırpların bu işi bu sırada kurcalamanın doğru olmayacağını anladıklarını ve eğer savaş yeniden başlarsa bağlaşıklarına karşı gereken ödevlerini yapacaklarını söylemişler.

 

Yunanistan’la Bulgaristan arasındaki durum ise daha da gergindir; çünkü arada hiçbir paylaşma anlaşması yoktur, işin Üçlü Anlaşma devletlerinin hakemliğine bırakılacağı üzerinde yarım yamalak bir söz verme olmuştur, ama Bulgaristan Selanik’i Yunan’a bırakmayacağını kesin olarak herkese ve her yerde söylemektedir. Hem Bulgar’ın bu durumu, hem de onun Manastır’a kadar yayılarak aralarına girmesinden ürken Sırbistan ve Yunanistan çok geçmeden Bulgar’a karşı birleşmeye koyulacaktır.

 

Bulgaristan’la Romanya arasındaki durum ise ötekilerden de kötüdür. Romanya’nın Silistre kentinin kendisine verilmesi için direnip direnmediği pek açık anlaşılamamakta ise de geniş bir sınır düzeltmesi istemekte ve eğer istekleri kabul olunursa yeniden başlayacak savaşta Osmanlı’ya karşı Bulgar’a yardım edebileceğini bile söylemektedir. Bulgaristan ise ona istediklerini vermeye pek eygin (yatkın) değildir ve eğer Osmanlı ile yeniden savaşırken Romanya ona saldırsa bile aldırmamak, onun alabileceği kadar yer almasına karşı koymamak ve Osmanlı ile işini bitirince Romanya’ya karşı dönmek düşüncesindedir (1). Bizce Bulgarlarca böyle bir durum düşünülürken, Romanya’nın Rus korkusuyla Bulgaristan’a karşı gerçekten savaşmayıp yalnızca gözlediği yerleri alacağı sanılması gerekir.

 

16/1/1913’te Cesr-Mustafapaşa’da Kral Ferdinand’ın başkanlığında yapılan bir Bulgar bakanlar ve generaller toplantısında Romanya’ya Kavarna’ya kadar 5-6 kilometrelik bir yerin (kent Bulgar’da kalacak) ve Silistre doğusunda (yine kent Bulgar’da kalmak, ama berkitmeleri (mevzileri) kaldırılmak üzere) pek küçük bir toprak düzeltmesine onaşılır (2). Romanya hükümeti ise bunu yeter bulmaz. Silistre’yi vermek zorunda kalmamak için Ferdinand’ın Rus Çarı’na yollamış olduğu mektubun sözü daha yukarıda geçti.

 

Görüldüğü gibi Bulgaristan 6 sonkânunda (ocak) Londra’daki barış görüşmelerini kestiği sırada Türklerin elinde bulunan Edirne’yi, Sırpların elinde bulunan Manastır, Pirlipe ve Üsküp’ü, Yunanlıların elinde bulunan Selanik’i, savaşı da göze alarak, onlardan almak istemekte ve Romanya’ya önemli bir şey vermeye onaşmamaktadır (yanaşmamaktadır).

 

Bulgaristan, kendilerince çok önemli sayılan bir sürü yeri bu devletlerin elinden almak isterken bu işi işbu devletleri birbirine karşı kullanarak başarmak düşüncesindedir. Osmanlı’ya karşı önce yapılmış anlaşmalar dışında Sırp yardımını elde ettiği gibi, Yunan’a karşı Osmanlı yardımını aramıştır ve Romanya’ya karşı da yine Sırp yardımını ummaktadır.

 

Bu kadar açgözlülükle ve oldukça beceriksizlikle güdülmek istenilen bu kadar çapraşık bir siyasanın sonucu olarak işbu dört devletin hep birden Bulgaristan üzerine çullanmış olmasına ve onun ne Manastır’ı, ne Üsküp’ü, ne Selanik’i, ne de Edirne’yi elde edemediği ve elde tutamadığı gibi Silistre’yi de Romanya’ya kaptırmış olmasına şaşılmamalıdır.

 

Edirne, adalar ve Osmanlı hükümetine karşı baskı yapılması işleri

 

6.1.1913’te toplanan Büyükelçiler Konferansı’nda (1) bazı büyükelçiler henüz yönerge almamış oldukları için sonuçlu bir görüşme olamaz; 7.1.1913 toplantısında (2) yeniden İstanbul’da yapılacak başvurma ve Edirne konusu üzerinde konuşulur ve önce sözü geçmiş olan 6 madde yerine Puankare’nin beğenmiş olduğu genel biçimde bir başvurmada bulunulmasının (daha yukarda görülmüştü) ve Beşike’ye savaş gemileri gönderilmesinin hükümetlere tapşırlanmasına (iletilmesine) karar verilir.

 

İtalyan büyükelçisi, Türkiye’den Edirne’yi bırakması istenilirken, bunu yaparsa kendisine Ege adalarından bazılarının sağlanılacağının söylenilmesini ileri sürer. Grey eğer ”İstanbul başvurması” işi üzerinde biteviye değişiklikler yapılmaya kalkışılırsa bu işin hiç bitmeyeceğini söyler ve işbu İtalyan önermesi (önerisi) üzerinde, başvurma işinden ayrı olarak, adların durumu dolayısıyla görüşülür.

 

Alman ve Avusturya büyükelçilerinin de destekledikleri bu İtalyan önermesinde (önerisinde) Boğaz’ın karşısında bulunan 4 adadan başka Midilli ve Sakız’ın hatta Kos ve Rodos’un Türklerde kalması istenilmektedir. Grey buna karşı durum alır; ona göre, yerlilerin pek büyük çoğunluğu Rum’dur, dolayısıyla orada Türk yönetimi yalnız zorla tutunabilir, bu ise biteviye ayaklanmalar doğurur ve yeniden bir sürü Girit sorunları ortaya çıkarılmış olur. Grey’in Viyana’daki İngiliz büyükelçisine bildirdiğine göre, İngiltere, adaların Türkiye veya Yunanistan’da kalması işiyle o kadar ilgili olmamalıdır, ancak o, Yunanlıların eline geçmiş olan bu yerlerde yeniden zorla Türk yönetiminin kurulmasına yardım etmemelidir ve o yolda oy vermemelidir.

 

Bu işte büyük devletlerin alacakları durum şu olacaktır:

 

Rusya’nın bu işi Boğazlar işine bağladığını ve ona göre düşündüğünü yukarıda görmüştük.

 

İngiltere ve Fransa, Rus dileğini kabul etmektedirler; ancak onun kapsamadığı adaların, İtalya’nın elinde bulunan 12 ada ile birlikte Yunan’da kalmasını istemektedirler; çünkü bunların birkaçı Osmanlı’ya geri gelirse yeniden bir büyük devletin (yani üçlü bağlaşma devletlerinden birinin) eline düşüp bir deniz üssü olarak kullanılabilir, halbuki bu devletlerden hiçbirinin Doğu Akdeniz’de bir üssü yoktur ve olmaması da İngiltere ve Fransa’ca çok istenilmektedir. Dolayısıyla işbu aytışmada (tartışmada) onların ana düşüncesi bu olacaktır.

 

İtalya ise, Marki İmperiali’nin Grey’e söylediğine göre şöyle düşünmekte ve ona göre davranmaktadır: Eğer Fransa Suriye’yi ve Beyrut limanını ele geçirir (ki o sırada Fransız basını ora işlerini çok kurcalamaktadır, Puankare’nin de oralarla epey uğraştığını kendi demeçlerinde gördük) ve ben Rodos ve 12 adadan çıkmış bulunursam Doğu Akdeniz’de kötü bir durumda bulunurum (1). İtalya hükümeti bunu, Londra büyükelçisinin kendiliğinden söylemiş olduğunu ileri sürecekse de San Giuliano’nun sözleri de oraya varmaktadır (2), onun da ileri sürdüğü düşüncelerin en önemli olan ikisi aşağıdadır:

 

a) Doğu Akdeniz’de denkliğin sürmesi için Asya’da güçlü ve bağınsız (bağımsız) bir Türkiye olmalıdır; Anadolu’ya bitişik olan bütün adalar Yunan eline geçerse bunlar Anadolu’da birdüziye kargaşalık çıkarmak için kullanılır; bu da Türkiye’nin dağılmasına yol açabilir; İtalya ise bunun elden geldiği kadar geciktirilmesini ister. (Bu söz Fransa, Beyrut’u alırsa ben de Rodos’u alıkoyabilmeliyim düşüncesini, açık söylememekle birlikte, kapsamaktadır.

 

b) İtalya’nın elindeki adalar, Uşi antlaşmasının Türklerce doğrulukla yürütülmesi için bir silahtır; bu sırada Türkler iyi davranıyorlar, dolayısıyla İtalya onlara geri vermeyi adançladığı adaları Yunan’a bırakamaz; öbür yönden de Trablus’ta Türkleri iyi davranmaya zorlayan bir silahı elimizden bırakamayız.

 

Az sonra Almanya da (3) Anadolu’nun güven ve baysallığı bakımından ve kendisinin Türkiye’deki büyük asıları (çıkarları) dolayısıyla başlıca adaların Türkiye’de kalmasını ve bu işin Büyükelçiler Konferansı’nda görüşülmeyip Türklerle bağlaşıklar arasında çözülenmesini isteyecektir.

 

Babıâli baskınına kadar adalar işi üzerinde bu yolda aytışmalar olur ve iş çözülenemez; ondan sonra olan bitenleri ilerde göreceğiz.

 

S. J. konferansı 6.1.1913’te kesildikten sonra Babıâli büyükelçilerine yolladığı 8 sonkânun (ocak) tarihli bir genelgede, Balkanlıların konferansın son toplantısında aldıkları durumdan sızlanmakta, bunların vakit kazanarak Edirne’yi açlıkla düşürüp bir olut (olup-bitti) yapmak istediklerini söylemekte ve sözü büyük devletlerin İstanbul’a yapacakları sanılan başvurmaya getirerek Edirne’yi ve adaları bizden bırakmayacak olan her önermenin (önerinin) abanacağını, bulundukları yerin dışişleri bakanına bildirmeleri istenmektedir. Adaların yansızlığının yetmeyeceği de eklenilmektedir, çünkü 1864 tarihli Londra Antlaşması’yla (1) Korfu, Paksos ve dolaylarındaki adalar yansız kılınmış idiyse de Yunanistan sonradan bu yoldaki hükümleri hiçe saymıştır.

 

Büyükelçilerin bu tele yolladıkları karşılıklar hep ümit kırıcıdır.

 

Tevfik ve Reşit Paşa’lar (2) Grey’e, Edirne bırakılırsa Türkiye’de çok ağır bir durum ve belki de ayaklanmalar olacağını söylediklerinde Grey: Eğer vuruşmalar yeniden başladıktan sonra başarısızlıklara uğrarsanız durum daha da ağır olur der; ve bir gün sonraki Büyükelçiler Konferansı’nda Edirne’yi de içine alacak olan özgür bölge işini ortaya koyacağını ekler.

 

Bu toplantı üzerine İngiliz, Fransız ve Alman belgelerinde çıkan özetle Grey’in böyle bir demeci yoktur; belki özetlere geçmemiştir, belki de Grey o günlerde yaptığı gibi bundan önce Danef’le konuşmayı daha uygun bulmuştur.

 

Puankare de Grey gibi dil kullanır ve daha ileri giderek der ki: Savaşın yeniden başlaması Edirne’yi kurtarmamakla kalmaz, Osmanlı Asya’sını da tehlikeye düşürür. Küçük Asya’da kaynaşma vardır ve savaş bitmezse Rusya Doğu vilayetleri işlerine karışır -adaları geri alamazsınız, çünkü Yunan donanması sizi geçirmez; bu sözlerin özeti: Sizin ileriniz Asya’dadır ve barıştan sonra orada zengin ve güçlü olabilirsiniz (1). Puankare, iki gün önce Rifat Paşa’ya, Babıâli’nin kendisini Edirne’yi bırakmaya zorlayacak olan bir Avrupa başvurmasını hoş göreceğini söylemişti ve Noradungiyan Efendi böyle bir şey olmadığını Rifat Paşa’ya tellemişti (2).

 

Berştold da bunlara benzer demeçte bulunur ve sonda beklenilmeyen bir şey söyler, özet olarak der ki (3):

 

Öğütlerimiz size yardım içindir, zira savaş yeniden başlar ve bağlaşıklar yenerlerse İstanbul’un durumu çok zor olur ve Anadolu’da bazı devletler asılar (çıkarlar) elde etmeye kalkışırlar. Bulgaristan Edirne’yi alamazsa Selanik’i isteyecek ve Yunanlılarla savaşması olasılığı ortaya çıkacaktır.

 

Bu düşünce Puankare’nin Pol Kambon’a çok gizli olarak yolladığı bir yönergenin 5. maddesinde de vardır, onda denilmekedir ki (4): ”Her ne olursa olsun eğer Edirne Bulgaristan’a bırakılmazsa Romanya (yani Silistre) ve Selanik sorunlarının çözülenemez bir duruma girmesi tehlikesi vardır (5).

 

Kolayca düşünüleceği gibi Sazonof da kesin olarak Bulgar’dan yanadır (6).

 

Romanya’dan gelen karşılık da şu yoldadır (1):

 

Edirne için Bulgaristan’a verilmiş olan bütün öğütler sonuçsuz kaldı -Üçlü Anlaşma, adaları Yunanistan’a vermek istiyor- Üçlü Bağlaşma en önemlilerini Türkiye’de bırakmak istiyor; daha bir sonuca varılamadı- Savaşın yeniden başlaması sizin için tehlikelidir, çünkü bağlaşıklar Çatalca’yı zorlayabilirler.

 

Berlin’den gelen karşılık şu yoldadır (2): Eğer kendinize güvenmiyorsanız savaşa yeniden başlamayın – onları berkitmemek şartıyla belki adalar sizde kalabilir- Size karşı bir donanma gösterisi düşünüldü ise de Almanya’nın kesin karşınlığı (muhalefeti) üzerine bundan vazgeçildi.

 

Bundan üç gün önce yeni dışişleri bakanı olmuş olan Almanya’ınn Roma Büyükelçisi Yagov, Nabi Bey’e (3):

 

Suriye ve Küçük Asya’da size karşı tehlikeli anıklıklar (hazırlıklar) var; bunları önlemek için Edirne’yi bırakmak (yani hemen barış yapmak) gerekir.

 

9 sonkânunda (ocakta) Noradungiyan Efendi, Tevfik Paşa’ya çektiği bir telde İngiliz hükümetinin Osmanlı’ya karşı durumunu değiştirdiğini, bunun İngiliz dostu olan bugünkü hükümeti güç bir duruma soktuğunu bildirmekte ve eğer Edirne ve adalar işi uygun bir yolda çözülenmezse Osmanlı oruntaklarının (delegelerinin) Londra’da kalmalarının gereksiz olacağının Grey’e söylenilmesini istemektedir.

 

Genel işlerini bir süre için bırakıp yukarda sözü geçen 6 ve 7/1/1913 tarihli büyükelçiler toplantısında adalar işi üzerindeki görüşmelerin yankılarını anlatalım. Noradungiyan Efendi’nin 8/1/1913 tarihli genelgesinin adalarla ilgili kısmı ve Rifat Paşa’nın başvurması üzerine Puankare’nin genel karşılığı ve Anadolu’da kaynaşma olduğunu söylemesi az önce görülmüştü. Rifat Paşa’nın Puankare ile bu konuşmasını bildiren 10/1/1913 tarihli teline Noradungiyan Efendi yine bu günde karşılık verir ve şunları der: Küçük Asya’da kaynaşma (agitation) yoktur-Fransa’nın konferansta bütün adaların Yunan’a verilmesini önermesi bizde acı bir etki yaptı.

 

Rifat Paşa buna 12/1/1913’te karşılık verir ve bu iş üzerinde Puankare ile görüşmesini şöyle anlatır:

 

Puankare: Londra’daki Fransız büyükelçisine adaların Yunan’a bırakılmasını istemek ödevini vermedim (1); ancak büyük devletler, bu adalar keskilinin saptanılması işinin kendilerine bırakılmasında birliktirler.

 

Rifat Paşa: Bunu yapamayız.

 

Puankare: Eğer adalar şimdi Yunanistan’a katılmazsa büyük devletlerin (bir veya birkaç) egemenliği altına geçerler (2). Sanmam ki bunu daha uygun bulasınız.

 

Rifat P.: Biz adaları kendimiz için alıkoymak istiyoruz. Yunanistan’ı kazandırmakta bir asımız (yararımız) yoktur.

 

Rifat Paşa yine bu telinde İtalyan büyükelçisinin kendisine şunları dediğini bildirir: Biz ve bağlaşıklarımız adaların Anadolu’nun bir parçası olduğu inanındayız, dolayısıyla onların Yunan’a bırakılmasını doğru bulmuyoruz.

 

Rifat Paşa 15/1/1913’te Babıâli’ye çektiği bir telde adalar Yunan’a verilirse kaçakçılığın artacağını, gümrük ve reji gelirlerinin azalacağını ve bundan Fransız sermayesinin zarar göreceğini (1), Fransız Dışişleri Bakanlığı’na söylediğini bildirmektedir.

 

Büyükelçilerin yukarda sözü geçen 6 ve 7/1/1913 tarihli toplantılarında Almanya’nın bu adalar işinde Osmanlı’ya eyginlik (yakınlık) göstermiş olmasından dolayı teşekkür edilmesini Noradungiyan Efendi 10/1/1913’te Berlin büyükelçiliğine teller.

 

Osmanlı Hariciye Nazırı 11/1/1913’te Tevfik Paşa’ya çekmiş olduğu bir telde şunları bildirir:

 

İngiliz büyükelçisi bize Grey’in bir telini bildirdi; onda:

 

Avrupa, adaların yansızlığını adançlaması şartıyla bunları Yunanistan’a bırakın; böylelikle sizin Asya kıyılarınız her türlü Yunan saldırısından korunulmuş olur. Böyle yapılmazsa (yani adalar Osmanlı ile ilgili kalırsa) oraların yönetimi Girit ve Sisam’ınki gibi sonsuz bir kaygı ve güçlükler kaynağı olur, denilmektedir.

 

Noradungiyan Efendi Lovter’e şu yolda karşılık vermiş:

 

Adalar bizde olmadıkça kaçakçılığı önlemek elden gelmez ve Yunanistan’la biteviye karmaşmalar olur. Bu İngiliz başvurması öncekilere karşıdır, çünkü şimdiye kadar İngiltere, adalar Türk kalmalıdır diyordu.

 

Nabi Bey’in Roma’dan 14/1/1913’te çektiği bir tele göre İtalyan Stefani ajansı şu yolda bir bildiriyi yayımlamış:

 

Üçlü bağlaşma bir kısım adaların Osmanlı’da kalmasını istiyor-İtalya, elindeki adaları ona geri verecektir, çünkü Osmanlı hükümeti Trablusgarp’ta doğru davranmaktadır; böyle olmazsa İtalya’nın oradaki işi güçleşir-İtalya, Osmanlı ile iyi ilişkiler istemektedir, çünkü işbu ülkede korunması ve arttırılması istenilen birçok asıları (çıkarları) vardır.

 

Böylelikle Babıâli baskını öngönünde büyük devletlerin adalar işindeki durumları görülmüş olur; özeti şuna varmaktadır: Fransa ve İngiltere bunların hemen topunun (Boğazlara yakın olanları, Rusya buna eygin (yatkın) olduğu için, Osmanlı’da kalmak üzere) Yunan’a geçmesini, Almanya ve İtalya ise Anadolu’ya en yakın olan başlıca adaların Osmanlı’da kalmasını istemektedir. Daha sonra işbu adaların keskili (taksimi) saptanırken Almanya da öbür yana geçecektir; ancak o sırada, Edirne işi dolayısıyla İstanbul’da ve yurtta büyük kaygı ve coşkunluk varken Almanya’nın bu adalar işinde Osmanlı’ya eygin (yatkın) durumu birçoklarınca genel işlerde yüreklendirici ve kışkırtıcı sayılacak ve Almanya’dan yana büyük propagandalar yapılmasına yol açacaktır.

 

Genel barış konusuna dönelim:

 

Sonkânun’un (ocak) 9’u ile 14’ü arasında Grey ve Nikolson’un Osmanlı ve Bulgar oruntaklarıyla  (delegeleriyle) aralarını buluruz diye bir sürü konuşmaları olur (1).

 

Bu konuşmalarda Danef, Edirne’yi de içine alan yansız veya özgür bir bölge kabul etmez ve biteviye büyük devletlerin Osmanlı’ya karşı donanma gösterisi gibi önemli bir baskıda bulunmalarını ister ve bu olursa Osmanlı hükümetinin baş eğeceğini direnerek ileri sürer. O, bırakışmanın bozulması gününde veya yeniden vuruşmaların başlaması için geçecek günlerde, büyük devletler İstanbul’da baskı yaparlarsa daha kolay bir sonuç alınabileceği düşüncesindedir. Osmanlı oruntakları (delegeleri) ise Edirne’den vazgeçemeyeceklerini, İstanbul’un güveninin ona bağlı olduğunu, bunu yaparlarsa ülkede ayaklanmalar olacağını Grey ve Nikolson’a söylemektedirler.

 

Bu görüşmelerdeki kendi durumunu Grey Berlin’deki Büyükelçi Goşen’e çektiği bir telde şöyle toplamıştır (1):

 

”Türklere dedim ki: Büyük devletler Edirne’yi size sağlamak için işe karışamayacaklardır. Danef’e dedim ki Türklere boyun eğdirmek için büyük devletlerin bir donanma gösterisinde bulunmalarını beklememelisiniz. Bu dediklerim, başka türlü aralarında anlaşamazlarsa, Osmanlı ve Bulgarları Edirne için savaşmakta özgür bırakmaya varır.”

 

Büyük devletlerin davranışlarına dönelim: Rusya ve Fransa’nın ille donanma gösterisi olmasında direndiklerini gördük, Rusya bunu biraz da bir iç siyasa ve onur işi yapmaktadır; Avusturya’ya karşı Sırp’ı gerektiği kadar tutup ona Adriyatik’te bir liman elde ettiremedikten sonra bu siyasal yenilgisini örtmek için Edirne’yi Bulgar’a kendi zoru ile sağlamış görünmeye oldukça önem vermektedir (2). Almanya başta, üçlü bağlaşma devletleri ise, bu gösterinin yapılmasını istememektedirler ve yukarıda da gördüğümüz gibi bunun saçmalığını anlatmaktadırlar; sonra bu işten vazgeçilecek ve Beşike limanına birkaç savaş gemisi yollamaktan ileri gitmemeye karar verilecektir.

 

Almanya’nın bu durumu adalar işindeki durumu gibi Türklere karşı bir dostluk eseri olduğu ve dolayısıyla onun ve bağlaşıklarının Edirne’nin Bulgaristan’a verilmesine karşı oldukları yolunda propaganda yapılmasına yol açmıştır. Bu propagandalar Türkiye’de Edirne’yi vermeyip yeniden savaşı göze almak isteyenlerce yapılmakta ve işbu Alman durumu bir koz gibi kullanılmaktadır; ancak yukarıda da gördüğümüz gibi Almanya ve bağlaşıkları Babıâli’ye Edirne’yi bırakması öğüdünü vermektedirler ve o yolda öbür üç devletle birlikte resmi nota da vereceklerdir. O andaki Almanya ve Osmanlı durumu 93 (1877-78) seferinden önceki anlarda İngiltere ile Osmanlı’nın durumuna benzetilebilir. İngiliz Başoruntağı (Başdelegesi) Lord Salzböri Babıâli’ye, öbür büyük devletler ve İngiltere’ce resmen kabul edilmiş olan ve Rusya’ca her ne olursa olsun yerine getirilmesi istenilen dileklere karşı konulmaması ve buna göre gereken yeğlemenin (tercihin) yapılması öğüdünü verirken, nasıl ve nereden geldiği pek açık anlaşılamayan, ama bir ucu ta Başbakan Lord Bikonsfild’e kadar dayanan bir propaganda, Türkleri Rusya’ya korkusuz kafa tutmaya kışkırtıyordu.

 

Almanya ve Avusturya bir yandan Osmanlı’ya karşı donanma gösterisi yapılmasına karşı bulunurken, öbür yandan da Edirne’nin bırakılması için İstanbul’a başvurulduğu sırada Romanya dileklerini yerine getirmesi için Sofya’da da büyük devletlerce hep birlikte başvurulmasını istemektedirler (1); böylelikle onların İstanbul’da Rus ve Fransız dileklerine yardımlarının bir türlü karşılığı olarak, Rusya ve Fransa da, Sofya’da Almanya ve Avusturya’nın bağlaşığı Romanya’nın isteklerine yardım etmiş olacaklardı.

 

Ancak Büyükelçiler Konferansı’nın 13.1.1913 tarihli toplantısında (1) Rus büyükelçisi Rusya’nın, Romanya ve Bulgaristan’ca gösterilen istek üzerine, aracılığa giriştiğini söyleyerek Sofya’da yapılacak başvurmayı geciktirir ve bu ikinci aracılık bitmeden, daha doğrusu o işte önemli bir adım atılmadan, İstanbul’daki başvurma yapılır ve dolayısıyla Sofya’da yapılması düşünülen başvurma yapılmaz.

 

Yukarıda gördüklerimizden anlaşılan şudur ki Babıâli’ye Edirne ve adalar işleri dolayısıyla büyük devletlerce yapılacak olan başvurma daha çok hep birlikte verilmiş bir öğüde benzeyecek ve o bir donanma gösterisiyle berkitilmeyecektir. Ancak Rusya yukarıda gördüğümüz sebepler dolayısıyla bunu yeter bulmadığı için o, gözdağı verme düşüncesiyle ayrıca ve kendi başına başvurmalarda bulunacaktır. Şöyle ki Rusya, büyük devletler notasının Babıâli’ye verileceği sırada Londra’daki büyükelçisi yolu ile Osmanlı ve İngiliz hükümetlerine başvurup Edirne işinin çözülenmesi üzerinde etkide bulunmak ister.

 

İşbu günde Bekendorf, Reşit Paşa’yı görüp (2) ona Sazonof’un bir telini okur; bu telde:

 

Bulgar dileklerini kabul etmenin Osmanlı hükümeti için asılı (yararlı) olacağı ve bu yapılırsa Rusya’nın Türkiye’ye karşı dostça bir siyasa güdeceği ve eğer savaş yeniden başlar ve Bulgaristan yenilecek olursa Rusya’nın ona yardım edeceği bildirilmektedir.

 

Büyük devletler notasının Babıâli’ye verilmesinden bir gün önce (6.1.1913) Grey’i görmüş olan Bekendorf (3) Sazonof’tan almış olduğu yönergeye dayanarak Rusya, Fransa ve İngiltere’nin hep birlikte İstanbul’da bir başvurmada bulunup Babıâli üzerinde ayrıca da bir baskı yaparak dayanışmalarını belli etmelerini ister. Grey, böyle bir işe girişmekle altı büyük devlet arasında birlik olmadığı gösterilmiş ve dolayısıyla Türkler kafa tutmakta yüreklendirilmiş olurlar, der ve bu önermeye (öneriye) karşı olur. Fransa da İngiltere gibi düşünmektedir.

 

Yeniden savaş başlayacak olursa Rusya’nın uslu durmayıp İstanbul veya Doğu Anadolu’da Türkiye’ye karşı davranacağı sanı oldukça yapılmıştır ve bu olursa Avusturya’nın da Sırbistan’la işini kendi başına ve gerekirse zorla görmeye kalkışmasından korkulmalıdır (1).

 

Alman İmparatoru da Rusya’nın böyle işlere atılmasından ve Küçük Asya’daki bütün Avrupa asılarını (çıkarlarını) tehlikeye düşürerek ortalığı karmakarışık etmesinden kaygı duymaktadır (2).

 

Sazonof, Grey’in Üçlü Anlaşma devletlerinin İstanbul’da ayrıca bir baskıda bulunmalarına karşı olduğunu kendisine bildiren Bukanan’a bu işte direnmeyeceğini, ancak eğer yeni başlayacak savaşta Bulgaristan yenilecek olursa Rusya’nın yansız kalamayıp Bulgarların yardımına koşacağını, bundan başka bir durumda (yani Bulgar Türk’e yenilmezse), işe karışmayacağını ve Avusturya’nın da savaş yeniden başlarsa Sırp’a çatmaya yüreği olacağını sanmadığını söyler (3).

 

Bu sırada iki sorun ortaya çıkarılır, biri Osmanlı Edirne’den vazgeçecek olursa tutumsal (ekonomik) erkinliğini kazanması yani tutumsal (ekonomik) kapitülasyonların kalkması, öbürü de Balkanlıların Osmanlı’dan savaş ödemesi istemeleri sorunudur.

 

Böyle bir düşünceye Rifat Paşa’nın Babıâli’ye yolladığı 5.1.1913 tarihli telde rastlanılır (4); o, özet olarak demektedir ki: Eğer Avrupa, bağlaşıklardan yana işe karışırsa (siyasal başvurma yolu ile) bize de mali erkinliğimizi ve kapitülasyonların kalkması gibi ödünler istemek hakkını verir – Birleşmiş olan bütün devletlere karşı ne yapabiliriz? Bu yıkınlarımız içinde yürekli olalım ve onlardan elden geldiği kadar asılanmaya (yararlanmaya) bakalım – Arkaya yalnız aynı yanlışları bir daha işlememek için bakalım ve ilerisini görelim.

 

Noradungiyan Efendi kendisine Edirne’nin bırakılması öğüdünü veren Avusturya Büyükelçisi Pallaviçini ile bu yolda konuşur ve ona der ki: Türkiye için gidilecek üç yol vardır:

 

Bağlaşıklara karşı koymak

 

İşi erkin (yetkin) bir hakeme bırakmak

 

Veya büyük devletlerden gümrük ve vergilerini istediği gibi düzenlemek özgürlüğünü ve adalar hakkında bazı inancalar alıp Edirne’den vazgeçmek.

 

Londra’daki Avusturya büyükelçisi bu sözleri gizlice Grey’e bildirir, o da karşılık olarak der ki (3):

 

Biz bazı şartlarla Osmanlı gümrüklerinin arttırılmasına onaşmıştık (onaylamıştık), ancak Türklerin gümrük ve vergilerini istedikleri gibi düzenlemelerini kabul etmek (yani tutumsal (ekonomik) kapitülasyonlardan vazgeçmek) Edirne’nin Bulgaristan’a verilmesi karşılığının büyük devletlerce ödenmesi demektir; ben böyle bir şeyi Kamutay’a (Meclis’e) nasıl anlatabileceğimi pek kestiremiyorum. Adalara gelince, yerlileri Rum’dur, eğer onlar Türk olsaydı Yunanistan’a onların birtakımından çıkmasını söyleyebilirdik, ama şimdi onları zorla Türkiye’nin eline geçirmemiz gerekir ki bunu yapmak istemiyoruz. Girit göz önündedir.

 

Büyükelçiler Konferansı’nın 17.1.1913 toplantısında Fransız büyükelçisi, Türklerin böyle bir dilekte (gümrük ve vergi) bulunacaklarını ve bağlaşıkların da Türkiye’den savaş ödencesi (tazminatı) isteyeceklerini duyduğunu söyler. (1) Grey birinci iş için yukarıdaki gibi konuşur ve savaş ödencesine (tazminatına) gelince bunun haksız olacağını, bağlaşıkların ele geçirdikleri bütün toprakları alıkoymakta oldukları ve Türkiye’nin savaştan sonra kendisini çabuk toparlaması gerektiği için buna eygin (yatkın) olmadığını söyler. Savaş ödencesi (tazminatı) işi, o sırada genel olarak pek gelişemeyecek ve ara sıra söylenen bir sözden ileri gitmeyecektir.

 

Bu evrede Osmanlı borçları ve bırakıları işin aldığı son durum Büyükelçiler Konferansı’nın 25.1.1913 ve 29.1.1913 toplantılarında belirir (2); büyük devletlerce üzerinde anlaşılan tasarının ana çizgileri aşağıdadır:

 

I- Osmanlı’dan toprak alacak olan her devlet, Osmanlı devletinin borcundan, işbu toprağın gelirleri nispetinde bir payı üzerine alacaktır. Bu pay, son üç mali yılı içinde Osmanlı devletinin genel gelirleriyle işbu toprağın gelirleri arasındaki nispete göre saptanacaktır.

 

Bundan sonra işbu belgede Osmanlı’dan alacaklı olanlardan yana bazı inancalar sayılır ve denir ki: Osmanlı’dan toprak alacak devletler isterlerse bu karara göre ödeyecekleri yıllık bölüleri yüzde 4 faizden sermayeye çevirebilirler.

 

II- Osmanlı’dan yer alacak olan devletler, Osmanlı hükümetince işbu yerlerde verilmiş olan demiryolu ve başka her türlü bırakılar bakımından Osmanlı hükümetinin yerine geçmiş sayılırlar; yani bütün bunlara saygı göstereceklerdir; yine işbu devletler, Osmanlı hükümetince yapılmış olan bütün anlaşmaları tanıyacak ve onları yürüteceklerdir.

 

III- Bu kararların ve bu gibi işlerin yürütülmesiyle ilgili ayrıntılar ileride saptanacaktır.

 

17 Sonkanun’da (ocakta) İstanbul’daki büyükelçiler yukarıda gördüğümüz gibi epey güçlükle anıklanmış (hazırlanmış) olan ortaklaşa notalarını Osmanlı Hariciye Nazırı’na verirler; ana çizgileri aşağıdadır:

 

Savaşın yeniden başlamasını önlemek isteyen büyük devletler, öğütlerine karşı koyarak barışın kurulmasına engel olacak olursa yükümleneceği ağır soravı (sorumluluğu) Osmanlı hükümetinin gözü önüne koymayı gerekli bulurlar. Eğer savaşın uzaması yüzünden İstanbul’un ne olacağı konusu ortaya çıkar ve belki de vuruşmalar Asya vilayetlerine kadar yayılırsa o (Osmanlı hükümeti), bunun böyle olmasını yalnız kendinden bilmelidir. Bu böyle olursa, Osmanlı hükümeti büyük devletlerin kendisine sakınmak öğüdünü verdikleri tehlikelere karşı onu korumak için yapabilecekleri uğraşmaların başarılı bir sonuç verebileceğine güvenmemelidir.

 

Her ne olursa olsun, barıştan sonra savaşın doğurduğu zararları gidermek, İstanbul’daki durumunu sağlamlaştırmak, gelişimi kendisinin en gerçek gücü olacak olan Asya’daki geniş yerlerini işletmek ve değerlendirmek için Osmanlı hükümetinin büyük devletlerin özdeksel (maddi) ve tinsel (manevi) yardımını elde etmesi gerekecektir. Bu işi başarmak için Osmanlı hükümeti, Avrupa ve Türkiye’nin genel asılarından (çıkarlarından) esinlenen büyük devletlerin öğütlerine uyduğu ölçüde onların dostçasına yardımına güvenebilir.

 

Dolayısıyla büyük devletler, Edirne’yi bağlaşıklara vermesi ve Ege adalarının ne olacağı üzerinde karar vermeyi kendilerine bırakması yolundaki öğütlerini yenilerler.

 

Buna karşılık olarak büyük devletler Edirne’deki Müslüman (1) asılarının (çıkarlarının) korunmasını, cami ve dini yapı ve özelgelerin saygı görmesini sağlamak için çalışacaklar; ve adalar işini çözülerken o yolda davranacaklardır ki, bundan Türkiye’nin güveni için bir tehlike doğmasın.

 

Bu notada Osmanlı hükümetine karşı: eğer öğüt dinlerse belirsiz ve büyük devletler için açık bir üstenme olmayan yardım adançları bulunduğu gibi, yine o özlükte gözdağı da vardır.

 

Rusya ve Fransa’nın ve onlardan ayrılmayan İngiltere’nin bu yolda gitmekteki asıları (çıkarları) kolay anlaşılır, Edirne’nin Bulgaristan’a geçmesiyle bu devletin Selanik ve Manastır işlerinde daha uysal olacağı sanılıyordu; dolayısıyla Balkanlar’ı Germen devletlerinin karşısına bir duvar gibi dikmiş ve Avusturya için birçok tehlike doğurmuş olan Balkan bağlaşmasının yaşaması ümidi berkitilmiş (sağlamlaştırılmış) olacaktı. Sırbistan’a Adriyatik’te bir çıkış sağlamak işinde Avusturya karşısında gerilemek zorunda kalmış olan Rusya, Edirne’yi Bulgar’a sağlamakla (yukarda da gördüğümüz gibi) kendi ülkesi içinde olsun yalımını yükseltmiş olacaktı. Daha genel olarak Üçlü Anlaşma Devletleri Balkanlıları kendilerinden saydıkları ve bir Avrupa savaşında onlara güvenebileceklerini ve dayanabileceklerini sandıkları için onların elden geldiği kadar büyümelerini ve güçlenmelerini istiyorlardı.

 

Bu etkenler dolayısıyla Üçlü Bağlaşma Devletleri’nin de Osmanlı’dan yana olmaları gerekir sanılabilirdi; ancak onlar yenilmiş bir devleti tutmaktansa bağlaşıklarından ayırmayı umdukları Bulgaristan’a yaranmayı daha doğru ve uygun buluyorlardı; bundan başka eğer Edirne için yeniden savaş başlar ve Rusya söylemeye koyulduğu gibi savaşa katılmaya veya Doğu Anadolu’da asılar (çıkarlar) elde etmeye kalkışırsa bu, Osmanlı Asya’sının paylaşılması sorumunu ortaya atabilirdi. Almanya ise bu sorun karşısında çok uygunsuz bir durumda kalırdı, çünkü Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı’ya bitişik ve Fransa’nın da ona yakın yerlerde orduları bulunuyordu ve bunlar hemencene gözlerine kestirdikleri yerlere el uzatabilirlerdi; çok uzakta bulunan Almanya geç kalabilirdi ve iş bir genel savaşa gidecek olursa Balkanlılar toplu olarak Üçlü Anlaşma’nın yanında yer alacaklarından yukarda da yazdığımız gibi Fransız Genelkurmayı’nın görüşüne göre durum Almanya ve bağlaşıklar için çok kötü olabilirdi. Hem o sırada herkes, doğurabileceği yıkımlar korkusuyla bir genel savaştan çekiniyordu; ancak Rusya, her an coşabilecek olan halkının Slavlık duyguları ve aklı az çok kıt olan Çar’ın, işin sonucunu pek kavrayamadan girişebileceği bazı işler dolayısıyla her an ortalığı ateşe verebileceğinden, bütün devletler buna yol açılmasın diye bir an önce barışın olmasını, yani Osmanlı’nın boyun eğmesini istiyorlardı. Lüleburgaz ve Çatalca vuruşmaları sırasında, Almanya’da, Bulgar’ın İstanbul’a girmesiyle onunla Rusya ve belki de Rusya ile İngiltere arasında karşınlıklar (anlaşmazlıklar) çıkması yolunda doğan ümit ve istekler, işin bu evresinde biraz gölgede kalmışa benzer.

 

Bunlardan başka şurası da gözden kaçırılmamalıdır ki o sırada Edirne vilayetinin Osmanlı’da kalacak olan kısmının er geç İstanbul ve Boğazlarla birlikte Rus’un eline düşeceğini sanıyordu. Dolayısıyla, kimse bunu ağzına almıyordu ise de Fransa ve İngiltere’nin de Edirne’yi Bulgar’a verdirmek isterken, içlerinden böylelikle Rus’un ilerde İstanbul dolaylarında elde edeceği yerin küçültülmüş olacağını, yani ilerde onun oralarda biraz daha güçsüz olarak yerleşeceğini umduklarını düşünmek yanlış olmaz.

 

Ancak yukarda gördüğümüz gibi bu işte Almanya ve bağlaşıkları Osmanlı’ya karşı daha yumuşak davranmaya eygin (yatkın) olmuşlar ve donanma gösterisini bir yana bıraktırmışlardır. Bu devletlerin Balkanlıları Rusya ve onunla birlikte yürüyen devletler kadar tutmamaları kolay anlaşılır; bundan başka böyle yumuşak davranmakla Almanya İstanbul’da el altından yürüttüğü propagandayı daha kolay yapabiliyordu; eğer böylelikle, kendisine Bağdat demiryolu ve genel olarak Doğu ve İslam siyasasında daha çok kolaylık ve yakınlık göstermesini umabileceği ”İttihat ve Terakki”nin yeniden iş başına geçmesini kolaylaştırabilirse o da kendisi için bir kazanç olacaktı.

 

İşbu ortaklaşa notanın verildiği gün (17/1/1913) Lovter’in Londra’ya çektiği bir tel o anda Osmanlı hükümetinin düşüncelerini anlatır. Bu telde Lovter İstanbul’daki genel durumu kendi görüşüne göre anlattıktan sonra şunları söyler: (1)

 

”Sadrazamdan özel olarak öğrendim ki, o büyük devletlerin ortaklaşa notasına karşılık vermeden önce, Londra’daki büyükelçisine: Hükümetin içinde bulunduğu güçlükleri ve Edirne’yi verecek olursa bundan bir iç savaş ve şimdiki durumdan daha kötü yıkımlar çıkabileceğini size bildirmesi ve Edirne kenti ve dolaylarının yansızlaştırılmasını ve büyük devletlerce herhangi bir ulus içinden seçilmiş bir Müslüman valinin yönetimine verilmesini Balkan devletlerine kabul ettirmek için çalışmanızı sizden dilemesi için tel ile yönerge verdirmek düşüncesindedir.

 

”Kendisine bunun belki kabul edilemez bir şey olacağı, ancak bu sırada (Edirne’nin) Bulgarlara verimsenmesine karşı (duyulan) Türk ulusal iğrentisini önlemek için belki kentin, mesela adalar gibi büyük devletlere verimsenebileceği ve içindeki ordunun askeri törenle Osmanlı toprağına geri dönmesinin sağlanılabileceği söylenilince sadrazam karşılık olarak, eğer yansızlık düşüncesi üzerine -10 numaralı telimde sözü geçen (2) -kurulmuş olan ilk önermesinin (önerisinin) yürütülemez olduğu gerçekleşirse ikinci oydam (görüş) incelenebilir (veya üzerinde düşünülebilir- Might be considered), dedi.”

 

Lovter’in telinin yukarı konulan ilk böleği, eğer Babıâli baskını ile Kâmil Paşa hükümeti devrilmemiş olsaydı, işbu hükümetin büyük devletlerin 17 Sonkanunda (Ocakta) verdikleri ortaklaşa notaya ne yolda karşılıklı bulunmayı düşündüğünü gösterir. Lovter’in, telinin yukardaki ikinci böleği üzerinde az durmak gerekir.

 

Bu bölek için işbu belgenin sonunda müsteşar Nikolson’un bir notu vardır, bunda şunlar denilmektedir:

 

”… eğer bu özel öğüt bizim büyükelçiliğimizden çıkmış (emanated) ise onu vermiş olmak çok yanlıştı – eğer o (öğüt) İngiltere’nin (bu işteki) durumunun bir diyemi (pronouncement) diye alınırsa yanıltıcıdır (misleading). Bizim bu türlü oydamlarda (görüşlerde) bulunmaya ve gerçekleştiremeyeceğimiz ümitler -ki onların bağlaşıklarca kesin olarak kabul edilemez olduğunu biliyoruz- uyandırmaya hakkımız yoktur ve bunu yapmamız için bir uygun durum da yoktur. Bu sırada İstanbul büyükelçiliğimiz her söz söyleyişinde çok dikkatli olmalıdır ve önce Londra ile danışmadan herhangi bir öğüt vermekten sakınmalıdır. Sör Lovter’e (çekilmek üzere) bir tel taslağı ekliyorum.”

 

Bu sözü geçen tel 19/1/1913’te Grey’in imzasıyla İstanbul’a çekilir, sonu şöyledir: (1)

 

”… Edirne’nin verimsenmesi için olanaklı şartlar üzerinde sadrazama özel olarak yapmış olduğunuz oydam (görüş) yapılmamalı idi. Olabilir ki şartlar bağlaşıklar ve belki de bazı büyük devletler için kesin olarak kabul edilemez sayılsın. Önce benimle danışmadan sadrazama öğüt verilmemesi ve oydamda (görüşte) bulunulmaması çok temelli (bir şey)dir.”

 

Lovter telinin yukarda gördüğümüz kısmının 2’nci böleğinde sadrazama iki oydamda (görüşte) bulunmakta idi: a) Edirne’deki ordunun askeri törenle oradan çekilmesi; b) Kentin büyük devletlere inamlanması (güvence altına alınması) yani Osmanlı için en kötü şık göze alınırsa ve bunu hiçbir şart koşmadan yapmak zorunda kalırsa Edirne’nin keskilinin (tesliminin) altı büyük devletçe saptanması.

 

Herhalde bir bırakışma şartı olarak yani savaşın yeniden başlaması olasılığı varken bile Osmanlı ordusunun askeri törenle Edirne’den çekilmesini kabul etmiş olan Bulgarların (1) bir barış şartı olarak bunu abamaları ve bu yüzden savaşı uzatmayı göze almaları akla gelemez ve Osmanlı ordusunun Edirne’den böylece çekilmesi pek doğal bir şey sayılırdı. Dolayısıyla Nikolson ve Grey’in kızıp Lovter’e darıldıkları ve bağlaşıklarca ve bazı büyük devletlerce kabul edilemez dedikleri oydam (görüş) bu değil, Edirne’nin doğrudan doğruya Bulgar’a verilmeyip büyük devletlere inamlanması (güvence altına alınması) düşüncesidir. Bu da demektir ki, eğer Babıâli Edirne’yi büyük devletlerin eline bırakıyorum dese, işbu devletler onun Bulgaristan’a verilmesi ve ne gibi şartlarla verileceği üzerinde pek kolay anlaşamayacaklardı. Bu yolda çıkabilecek güçlükler üzerinde örnek olarak şunlar söylenebilir: Edirne’nin keskilini (teslimini) kesin olarak saptamak için Almanya ve Avusturya’dan oy almak gerekince bunlar Bulgaristan’ın daha önceden Silistre’yi kendi bağlaşıkları Romanya’ya vermesini ileri sürebilirlerdi; yine bu durum karşısında Fransa, Bulgaristan’ın Selanik’i Yunan’da ve Rusya da onun Manastır’ı Sırp’ta bırakmasını isteyebilirdi. Bu devletler ellerinde böyle olanaklar varken bunları yapmasalar belki Romanya, Yunanistan veya Sırbistan’ı gücendirmiş olurlardı.

 

Bundan başka büyük devletlerin bu iş üzerinde verecekleri oy gizli kalamazdı ve Türklüğe karşın bir oy Türk ulusunun yüreğinde derin bir kızgınlık ve güceniklik doğurabilirdi.

 

Bu iş, Fransa ve en çok İngiltere için başka biçimde güçlükler de doğurabilirdi. Bu iki devlet, ellerine bir inam (güvence) olarak verilmiş olan, yerlisinin büyük çoğunluğu Türk ve Müslüman bulunan ve pek çok Türk ve İslam anıtını kapsayan Edirne’nin Bulgar’a geçmesi için açık oy vermek yükünü, bunun sömürgeleri Müslümanları arasında doğurabileceği kötü yankılar dolayısıyla, herhalde üzerlerine almaktan hoşlanmazlardı.

 

Sözün kısası bu iş herhangi bir ucundan tutulsa büyük devletler ve Bulgaristan için bir sürü güçlük ve sıkıntı kaynağı olabilirdi ve Bulgaristan’ın buna yanaşmaması beklenebilirdi. Herhalde gözden kaçırılmaması gereken yön şudur ki Babıâli’ye: ”Senin asın (çıkarın) Balkanlıların dilediklerini yerine getirerek savaşın yeniden başlamasına yol açmamaktır. Kuşatılmış olan Edirne nasıl olsa elinden çıkacaktır, onu bir an önce bırak da canını kurtar” yolunda nota vermek başka bir şeydi. Edirne’yi, içinde Türk askeri bulunarak veya bulunmayarak bir inam (güvence) gibi ele alıp, Babıâli bunu verirken hiçbir şart koşmasa, yani verilecek kararda Osmanlı’ya karşı hiçbir bağla bağlı olunulması bile, işbu kenti şuna veya buna şu veya bu şartla vermek yolunda bir karara varmak başka bir şeydi ve bu, büyük sıkıntı hatta tehlikelere yol açabilirdi.

 

Arada şunu da söylemek gerekir ki Edirne’nin büyük devletlere, içinde Türk askeri bulunarak veya bulunmayarak bir inam (güvence) gibi veya herhangi bir adla verilmesi ve onun keskilinin (tesliminin) saptanması işinin büyük devletlere bırakılmasıyla buna benzer bir işin adalar için yapılması arasında çok büyük başkalık vardı; çünkü Yunanistan adaları ele geçirmiş bulunuyordu ve Türk donanmasının bir sürü denemeden sonra Ege Denizi egemenliğini ele geçiremeyeceği anlaşıldığı için Osmanlı hükümetinin işbu adaları kurtarması ümidi kalmamıştı; dolayısıyla Yunanistan adalar işinde kimseden bir iyilik beklemiyordu, yalnızca bir olutun (oldu bittinin) kabulünü istiyordu. Edirne için ise durum böyle değildi, Bulgaristan orayı alamamıştı ve büyük devletlerden beklediği, yeni ve kanlı çarpışmalar yapmadan, askeri ve hele siyasal durumunu yeniden tehlikeye koymadan ve sarsmadan işbu kentin kendisine sağlanması idi; yani Bulgaristan bir iyilik bekliyordu, dolayısıyla bu iyiliği yukarıda saydığımız biçimlerin birinde veya düşünemediğimiz herhangi bir biçimde ödemesi gerekebilirdi. Bundan başka adaların yerlilerin çoğu Rum olduğundan onların büyük devletlerce Yunan’a verilmesiyle Edirne’nin yine bu büyük devletlerce Bulgar’a verilmesi arasında Türklerin ve sömürge Müslümanlarının duygularını kabartma ve coşturma ve bir sürü propagandalara yol açma bakımından ölçülemeyecek kadar büyük bir başkalık vardı.

 

Bunları gözden geçirdikten sonra büyük devletlerin işbu ortaklaşa notasının verilmesiyle Babıâli baskını arasında yapılmış olan görüşmeleri gözden geçirelim.

 

18 Sonkanunda (Ocakta) Noradungiyan Efendi Tevfik Paşa’ya, Kâmil Paşa’nın Lovter’e söylemiş olduğu özde bir tel çeker, ana çizgileri aşağıdadır:

 

Büyükelçilerin notasına karşılık vermeden önce sizin ve İngiliz hükümetinin gözünü şu yönlere çekmek istiyoruz -olumsuz bir karşılık hiç şüphesiz görüşmelerin kesilmesine ve savaşın yeniden başlamasına götürecektir; bu böyle olunca da Avrupa’yı ve en çok Slav acununu (dünyasını) bize karşı göreceğiz- Edirne’yi bırakacağız diye de olumlu birer karşılık veremeyiz; bunun ülkede öyle yankıları olur ki bundan doğacak tehlikeli sonuçları göz önünde tutmak zorundayız; bu günden kamuoyumuz hükümeti arıklıkla suçlulandırıyor ve onu dayanmaya kışkırtıyor -Bir kere daha Grey’e başvuruyor ve gerek onursuz bir barışın, gerekse de savaşın yeniden başlamasının bizde ve Avrupa’da doğuracağı karmaşa ve yıkımları önlemek için bizimle birlikte çalışmasını diliyoruz- Bu işte şöyle bir çözüleme yolu düşündük: Edirne kenti, yansız ve erkin olsun; onun valisini, Berlin antlaşmasını imzalamış olan devletler, şeriat bakımından yeter inancalarla, İsalm acunu (dünyası) içinde seçsinler- Eğer Grey bunu kabul ettirebilirse, bununla birlikte adaların bizde kalmasının ve ilerde Balkanlılarla olacak görüşmelerde her türlü beklenilmedik durumların ortaya çıkmasını önlemenin gerektiğine onun dikkatini çekmek elden gelmez mi? -Biz isteriz ki savaşçılar aralarında anlaşamayacakları herhangi başka bir sorunun çözülenmesini büyük devletlere bıraksınlar- Böylelikle barış temellerinin topu, ana çizgileri bakımından, saptanmış olur ve Şkodra ve Yanya’da vuruşmaların durmasına ve seferberliklerin sona ermesine bir engel kalmaz.

 

Buna Tevfik Paşa’dan 20 ve 21 Sonkanunda (Ocakta) karşılık gelir. Bunda Tevfik Paşa kendisinin ve oruntakların (delegelerin) (M. Reşit ve O. Nizami paşalar) Nikolson’u ve Grey’i gördükleri bildirilmekte ve Grey’ce de kabul edildiği söylenilerek İstanbul’daki büyükelçilerin ortaklaşa notasına aşağıdaki yolda bir karşılıkta bulunulması öğüdü verilmektedir.

 

Büyük devletlerden şunlar sorulmalıdır:

 

1) Büyük devletler bize Edirne’yi bırakmak öğüdünü verirken, Türk kamuoyunun nasıl bir durumda bulunduğunu ve biz onu bırakmaya değilse de (1) onun üzerinde kabul edilebilecek anlaşma yapmaya karar verirsek bu yüzden çıkabilecek kargaşalıkları önemli olarak göz önünde bulundurmuşlar mıdır? Bu böyle ise (2) Türkiye ile Bulgaristan arasında uygun gördükleri yeni sınırın ana çizgilerini bize bildirmelerini dileriz.

 

2) Büyük devletler böyle bir özverinin karşılığı olarak bize özdeksel (maddi)  ve tinsel yardım adançlıyorlar; bu yardımın nasıl bir özde ve ne türlü olacağını ve tecim (ticari) antlaşmaları ve gümrük tarifeleri yapmak ve mali kanunlarımızı yabancılar için de yürütmek işlerinde erkinliğimizi kesin olarak tanıyıp tanımayacaklarını bildirmelerini dileriz.

 

3) Basında savaş ödencesi (tazminatı) sözü dolaşmaktadır, büyük devletler böyle bir sorunu bir yana bıraktırmayı şimdiden üzerlerine alıyorlar mı?

 

4) Adalar işinin çözümlenmesinin kendilerine bırakılmasını isterken büyük devletler, düşündükleri çözümleme biçiminin ana çizgilerini bize bildirmelidirler, ta ki bunun kabul edilebilip edilemeyeceğini ve imparatorluğun en önemli asıları (çıkarları) ve onun korunması bakımından, uygun olup olmadığını inceliyebilelim.

 

Şûrayı Saltanat’a sunulabilmesi için çabuk karşılık verilmesi de istenilebilir.

 

Grey’le aytıştığımız (tartıştığımız) sırada o: benim (Büyükelçiler Konferansı’nda) tek bir oyum var, bütün kanıtlarınız vereceğiniz karşılıkta bulunmalıdır, ta ki önümüzdeki çarşamba (1) toplantısında onlar üzerinde aytışılabilsin (tartışılabilsin), dedi – Bizim görüşümüzü tutacağını adançladı.

 

Tevfik Paşa bir gün sonra (21/1/1913)’te Babıâli’ye yolladığı bir telde yine bunları anlattıktan sonra sonda şöyle demektedir:

 

”Ekselansınız zaten biliyor ki iyice kanıtlandırılmış bir karşılık notanız Grey’e göre bizim için az çok asılı (yararlı) olabilir, çünkü onu, yarın çarşamba günü toplanacak olan Büyükelçiler Konferansı’nda kullanmayı adançladı (amaçladı).”

 

Tevfik Paşa’nın bu tellerinde anlatılmakta olan görüşmenin Grey’ce Lovter’e anlatılışı yukardaki biçimin pek tıpkısı değildir. (2)

 

Tevfik Paşa’ya ve az çok da onunla birlikte Nikolson ve Grey’i görmüş olan ve teli de okumuş olmaları gereken Reşit ve Osman Nizami Paşalara göre, kendilerince ileri sürülen kanıtlara Grey’in kesin bir karşınlığı olmamış, o Büyükelçiler Konferansı’nda bunları tutarcasına konuşmayı adançlamış (amaçlamış) ve yalnız: ”Benim orada bir tek oyum vardır” demiştir.

 

Grey ise, Lovter’e yolladığı telde Osmanlı paşalarının düşünce ve kanıtlarını çok kısa anlatır; ondan sonra verdiği karşılıkları sıralar; ona göre o savaş ödencesi (tazminatı) istenmesini haksız bulduğunu söylerken: ”Yalnız özel düşüncemi bildirebilirim” demiş. Grey’in telinin hiçbir yerinde, Tevfik Paşa’nın genel olarak ve konferansta Türk görüşünü tutmak için Grey’ce kullanıldığını söylediği ”benim yalnız bir oyum var” yolundaki söz geçmez; dolayısıyla akla şu gelmektedir: ya paşalar Grey’in tek bir sorun için kullanmış olduğu bir sözün hem anlamını berkitmişler (sağlamlaştırmışlar), hem de onu bütün sorunlar için söylenilmiş gibi göstermişlerdir veyahut Grey, paşalarla konuşmasını kendi büyükelçisine bildirirken sözlerinin anlam ve genişliğini kısmıştır.

 

Edirne, adalar ve Osmanlı tutumsal erkinliği (ekonomik bağımsızlığı) işlerinde Grey, kendi teline göre, şu yolda konuşmuştur: ”Bir bakımdan Türkiye’nin eğer büyük devletlerin öğütlerine uyarsa onlardan yardım istemesi doğal görülebilirse de, Türkiye işbu devletlerin yalnızcana onu Edirne’yi Bulgara verebilecek bir duruma sokmak için özveride bulunmalarını bekleyemez. Bu büyük devletlerce, Bulgaristan’a armağan etmek için, Edirne’yi Türkiye’den satın alın demek olur.”

 

Adalar için Grey der ki: ”Eğer Türkiye savaşı sürdürerek adaları geri alabilecekse büyük devletlerin bu yoldaki önermesinin hiç değeri yoktur; ama eğer Türkiye onları geri alamayacaksa her ne kadar belirsiz olsa da devletlerin önermesinin bir değeri vardır ve Türkiye’nin onu kabul etmekle kaybedecek bir şeyi yoktur. İtalya’nın elinde bulunan adalar işi büyük devletlerle İtalya arasında, onların Yunan’a verilip verilmeyeceği bakımından aytışılacak (tartışılacak) bir sorundur.

 

Bundan sonra Grey’in Lovter’e çektiği telde, bu adalar işiyle mi yoksa genel işlerle mi ilgili olduğu pek anlaşılamayan şu bölek (bölüm) vardır: (1).

 

”Büyükelçi ve oruntaklar (delegeler) büyük devletlerin ne tasarladıklarını (meant) anlatmam için beni çok sıkıştırdılar.

 

”Ben dedim ki, gelecek büyükelçiler toplantısında sözü bu nokta üzerine getiririm; ancak büyük devletlerce verilmiş olan ortaklaşa notaya, yine onun yollanılmış olduğu yol ile gelecek Türkiye’nin karşılığı önlerinde bulunmadan büyükelçiler düşüncelerini bildirmeyi istemeyeceklerdir. Eğer Türk hükümeti büyük devletlerden bir karşılık almak istiyorsa o, resmi olarak vereceği karşılıkta üzerinde açıklamalar istediği noktaları bildirmeli ve bunu elden geldiği kadar çabuk yapmalıdır.”

 

Sözün kısası şudur: Tevfik Paşa’nın telleri okunurken Grey’in sözlerinin genel olarak ümit verici olduğu görülür. Grey’in teli okunurken onun sözlerinin yalnız savaş ödencesi (tazminatı) işinde ümit verici ve öbür işlerde ya yansız veya açıktan açığa ümit kırıcıdır.

 

Reşit Paşa 22 sonkânunda (ocakta) Babıâli’ye yolladığı bir telde yukarıdakilerden başka şunları bildirmektedir:

 

Büyük devletlerin İstanbul’daki başvurmaları Bulgarları Edirne işinde uysallıktan büsbütün uzaklaştırdı. Her türlü ortalama anlaşma önce büyük devletlere bildirilmeli ve sonra onlarca Bulgarlara zorlanmalıdır. Büyük devletlere şurası anlatılmalıdır ki Bulgarlarla her türlü anlaşma olasılığını ortadan kaldıran kendilerinin başvurmasıdır -tutumsal (ekonomik) sorunlara geline (kapitülasyonların kalkması gibi), dolayısıyla öğrendiğimize göre büyükelçiler konferansında Rusya ve Fransa demişler ki bu işte Avusturya ve İtalya ödün aldılar (Bosna-Hersek ve Trablusgarp) biz de bunu kabul etmek için bir sonuca ulaştırılamamış olan bazı sorunların çözümlenmesini isteriz. Grey de demiş ki: Edirne’nin bedelini biz ödemiş oluruz- Grey dün bunu bize de söyledi, biz de dedik ki: bedeli, Türk yoğaltmanı ödeyecektir.

 

Bir sureti kendisine de yollanılmış olan Noradungiyan Efendi’nin 18 sonkânun (ocak) tarihli teline karşılığında Rifat Paşa (1) tutumsal asılar (ekonomik çıkarlar) elde ederek ve Rusya’nın Karadeniz demiryolları işindeki ”hakkı”nı geri alarak büyük devletlerin öğütlerinin aşağı yukarı kabulünün gerektiğini bildirmektedir.

 

Turhan Paşa Petersburg’dan yolladığı 24.1.1913 tarihli bir telde Sazonof’un bu işteki düşüncelerini bildirmektedir. Telin çekiliş veya İstanbul’da alınış tarihi Babıâli baskınından sonra ise de görüşmenin ondan veya onun öğrenilmesinden önce olduğu anlaşılmaktadır; Sazonof özet olarak şunları demiştir:

 

Uygun karşılık vereceğinizi umarım. Rusya ağır durumlarda size ilerde bir gün öğreneceğiniz iyiliklerde bulunmuştur. Eğer o size karşı tasarılar beslemiş olsaydı size ister Asya’da ister Karadeniz’de çok zorluklar çıkarabilirdi, bunu yapmadı ve yapmak düşüncesinde de değildir; siz ise Rus-Japon savaşından beri en çok İran’da Rusya’nın canını sıkmak için elden geleni yaptınız. Bu İran sorununun çözülenmesi ancak Balkan Savaşı’nın size çıkarmış olduğu güçlükler yüzünden olmuştur, yoksa bu iş, bugün de sürerdi ve iki imparatorluk arasında bir çarpışma ile sona erebilirdi. Bizi hâlâ düşündüren Yunan’ın elindeki adalar sorunudur, Yunanlıları oradan nasıl çıkarmalı ve sonra da işbu adalarda yeni ”Giritler” kurulmasının nasıl önüne geçmeli.

 

Son bölek (bölüm), ilerde boğazları ele geçirmeyi tasarlayan Rusya’nın adaların bir kısmını da oralarıyla birlikte alabilmek için bir yol düşünmekte olduğunu ve bunu daha bulamamış olduğunu gösterir ve Sazonof’un bu sözleri, adalar işinin durumu üzerine yukarıda gördüklerimizi tutmaktadır. Bu işte düşünülebilir ki Rusya, Boğazları alınca küçük Yunan’dan da istediği adaları, gerekirse zorla da alabilirdi. Bu böyle olmakla birlikte 19’uncu yüzyılın son ve 20’nci yüzyılın başlarında Avrupa kamuoyunca ve genel hukukunca kabul edilmiş bir yön vardı ki ona göre, Avrupa uluslarının veya Avrupa kültürü içinde bulunan Hıristiyan ulusların hiç olmazsa yeniden yabancı boyunduruğuna girmesi doğru değildi ve olamazdı. Dolayısıyla Rusya, Boğazlar işini dilediği gibi çözülemek, yani oraları eline geçirmek için, yalnızcana onun Balkanlar’a yerleşmesini ve Akdeniz’e çıkmasını istemeyenlerin karşınlıklarını yenmeliydi; Yunan’a geçmiş ve yerlileri Rum olan adaları alması için ise yine bu karşınlıkları (çünkü bu adalar Rusya’da olmadıkça Rus donanmasının Akdeniz’e istediği gibi çıkması epey güç olacağından Akdeniz devletleri bu adaların onun eline geçmesine herhalde karşı olacaklardı) ve bunlara eklenecek olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun insanlık ve uluslar hakkı gibi etkenlerle coşturulacak karşınlığını yenmesi gerekecekti. Rusya’nın bu sırada adalar işi üzerindeki uğraşmalarının başlıca amacı, adaların Osmanlıda kalmasıyla, onları kendisi alacağı sırada bu ikinci türlü karşınlıklara pek o kadar uğramaması idi.

 

Kaynak: BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Haziran 1999
belgesi-2774

Belgeci , 2422 belge yazmış

Cevap Gönderin